"Büyük davalar, büyük yürekler ister. Kaya Kılıç'ın hayatı, inandığı yolda geri adım atmayan bir ruhun sarsılmaz duruşunun destanıdır."
KUTLU YOLCULUĞUN İLK NİDA'SI
Sivas'ın kadim topraklarında, İmranlı ilçesinde filizlenen bir fidandı o. Kaya Kılıç. Anadolu'nun temiz yüreğini, azmini ve sadakatini taşıyarak genç yaşta İstanbul'un zorlu ve kalabalık sahnesine adım attı. Bir esnaftı; eli ekmek teknesindeydi, lakin ruhu ve zihni bambaşka bir davanın ateşiyle yanıyordu. O, sadece ticaret yapmadı; milletin istikbali için bir meşale yaktı.
ADANMIŞLIĞIN KALESİ VE RUHUN MİMARI
İstanbul'a gelişi, sadece coğrafi bir değişim değil, bir adanmışlık yeminiydi. Kadıköy Ülkü Ocakları'ndaki yol arkadaşlarıyla birleşti. Kaya Kılıç, köylerinden ve çevresinden gelen gençlerin, vatan sevgisiyle, milli şuurla ve ülkücü ruhla yetişmesi için gece gündüz demeden çalıştı. Onun için esnaflık, bir siper; işlettiği kahve ise, fikirlerin ve davanın yayılma noktasıydı. O, sadece çay vermedi; gençlere kim olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini anlattı. Hayatının merkezine, kendinden sonrakileri karanlıktan koruma görevini koydu. Bu, sessiz ama en yüksek perdeden verilen bir kahramanlık mücadelesiydi.
YÜREĞE YAZILAN KARARGAH: FİKİRTEPE
O yıllarda rüzgâr sert esiyor, karanlık odaklar vatanın üzerine gölge düşürmeye çalışıyordu. Kaya Kılıç'ın ülkücü duruşu, sarsılmaz inancı ve çevresine yaydığı milli bilinç, maalesef bazı hain çevreleri rahatsız ediyordu. O biliyordu; attığı her adım, söylediği her söz, bir bedel gerektiriyordu. Fikirtepe'de işlettiği kahvede yaktığı ışık, gölgeleri korkutuyordu. Ancak o, korkuya boyun eğmeyi reddetti. Karanlığın üzerine kararlılıkla yürüdü, zira inandığı değerler, canından kıymetliydi.
O KARANLIK GÜN: 09 EYLÜL 1980
Tarih, 9 Eylül 1980'i gösteriyordu. Kaya Kılıç, o gün de davasını, ekmeğini ve gençlerini geride bırakıp, her zamanki gibi işlettiği kahveden evine doğru yola çıkmıştı. Bu, sadece günlük bir yürüyüş değildi; bu, vatana sadakatin, yoldaşlığın ve millet sevgisinin son yürüyüşüydü.
Korkaklar ve hainler, er meydanında karşısına çıkacak cesarete sahip değildi. Onlar, gölgelerin arkasına saklandılar. Kaya Kılıç'a evine dönerken alçakça bir pusu kuruldu. O anın detayları, belki de tarihin karanlık dehlizlerinde saklı kaldı; ancak bilinen tek bir gerçek vardı: O, pusuya düşürüldü, yalnız bırakılsa da inancını bırakmadı. Alnından vurulsa da, duruşundan vazgeçmedi.
EBEDİYETE UZANAN SON NEFES
Kaya Kılıç, bu alçak saldırının neticesinde İstanbul sokaklarında, savunduğu davanın şahidi olarak şehitlik mertebesine yükseldi. Bir esnafın, bir dava adamının, gençlerin rehberinin kanı, vatan toprağına karıştı. 09 Eylül 1980, sadece bir tarih değil, bir kahramanlık mührü, bir fedakârlık destanı olarak hafızalara kazındı. O, canını feda ederek, omuzlarına aldığı sorumluluğun ne kadar büyük olduğunu ispat etti. Adı, fani dünyadan ebediyete intikal etti; ama mirası, yetiştirdiği her ülkücü ruhta yaşamaya devam etti.
"Şehitler ölmez. Onlar, geride bıraktıkları adanmışlık yeminleriyle, bir milletin vicdanında ebediyen hür yaşarlar. Kaya Kılıç'ın sönmeyen meşalesi budur."