“Bazı hayatlar, sadece yaşadıkları topraklar için değil, uğruna yürüdükleri zorlu yollar için de hatırlanır. Onlar, cesaretlerini bir miras olarak bırakır.”
SOYLU KÖKLERDEN YÜKSELEN SES
Adı, Malatya’nın kadim ruhuyla, Battal Gazi’nin kökleriyle mühürlenmişti: Semai Ercan. O, Malatya’nın bir misafiri değil, bizzat öz evladıydı. Toprağına olan aidiyeti, duruşunun da temelini oluşturuyordu. O karanlık yıllarda bile, Malatya Dörtyol’daki ikametgâhı, savunduğu inancın yılmaz bir kalesi gibi duruyordu. Semai Ercan sadece bir kişi değil, bir sancağın yansımasıydı; yaşadığı her anı, mensubu olduğu davanın onurunu taşımaya adanmıştı.
ADANMIŞ BİR DURUŞUN ÇETİN YILLARI
Mesleği ne olursa olsun, o zorlu dönemin sisli atmosferinde Semai Ercan’ın en büyük sıfatı, inancına olan koşulsuz bağlılığıydı. Yıl 1980’di. Türkiye’nin dört bir yanı ideal ve ideolojilerin çatışma sahasına dönmüşken, o, geri adım atmayı reddedenlerdendi. O’nun için hayat, sadece kişisel bir serüven değil, ülküye adanmış bir yemin demekti. Bu adanmışlık, O’nu her an pusuda bekleyen tehlikenin hedefi haline getirmişti.
09 EYLÜL 1980: HESAPLAŞMAYA DOĞRU
Takvimler 09 Eylül 1980’i gösterdiğinde, Semai Ercan için sıradan bir gün değil, belki de kaçınılmaz bir hesaplaşma günü başlamıştı. O gün mahkemesi vardı. O, adaletin tecelli edeceği inancıyla veya davasının gerekliliğiyle, tehlikenin gölgesine aldırmadan, devletin kapısına doğru yürüdü. Bilirdi ki, bu şehirde mahkemeye girmek cesaret isterdi; mahkemeden çıkmak ise alınmış bir riskti. Semai Ercan, o gün korkuyu değil, inancını rehber edindi.
KADERİN YOLU VE SON YÜRÜYÜŞ
Mahkeme kapıları arkasında kapandığında, Semai Ercan özgürlüğe değil, kaderine doğru ilerlemeye başladı. Attığı her adım, bir kahramanlık eylemiydi. Malatya sokaklarında, Eski Battal Gazi yolu üzerinde ilerlerken, karanlık bir gölge onu bekliyordu. Devrimci solcu-komünist militanlar, pusularını kurmuş, bir ülkü neferinin son nefesini almayı planlıyorlardı.
Bu, kaçınılmaz bir tuzaktı. Semai Ercan, alçakça kurulan bu pusuya düşürüldü. O an, bir bireyin düşüşü değil, bir ideal uğruna verilen en yüce bedelin ödenişiydi. 09 Eylül 1980’de, Malatya’nın o kadim yolu, Semai Ercan’ın mübarek kanıyla sulandı. O, davayı yaşamaktan vazgeçmediği için hedef oldu ve bu son çatışmada, inancının şehidi olarak tarihe adını yazdırdı.
Şehit Semai Ercan, o yolun sonunda ölümü değil, ebediyeti buldu.
“O yol, Semai Ercan’ın adıyla mühürlenmiştir; karanlığa karşı verilen bir sözün ebedi şahididir. Unutulmaz.”