"Bazı hayatlar, karanlık çağlara ışık tutmak için doğar; kısa sürer ama bıraktığı iz, bir destan kadar derindir."
KÖK SALAN YİĞİTLİK VE ALIN TERİ
Elazığ’ın yiğit toprağı, 06 Eylül 1978 tarihinde henüz 19 yaşında olan bir fidanını şehadete uğurladı. O, bu kadim şehrin evladı, yoklukla yoğrulmuş bir ailenin umudu, üç çocuğun içindeki tek erkek evladıydı: Ahmet Aydın. Yüreği büyük, omuzları güçlüydü. Zira yoksul ailesinin yükünü taşırken, aynı zamanda öğrencilik vazifesini de sürdürüyor, bir dükkânın loş ışığında alın teriyle kazandığı her kuruşu helal kılıyordu. O, yaşam mücadelesini haysiyetle veren sessiz bir kahramandı.
ADANMIŞLIĞIN NEFERİ: LİSE CEPHE SİPERİ
Ahmet Aydın, sadece bir öğrenci değildi; davasına adanmışlığın en saf neferiydi. O, Ülkücü Gençlik Derneği’nin sarsılmaz inancını temsil ediyordu. Kalabalık toplantılarda arka saflarda değil, bizzat ateşin ortasında, teşkilatın yapı taşlarını döşüyordu. Ona verilen görev, en kritik ve en tehlikeli olanıydı: Lise teşkilatını, o zorlu çağda, sıfırdan inşa etmek için görevlendirilmişti. Bu, kuru bir bürokratik görev değil, gençliğin uyanışı için atılan cesur bir adımdı; canını tehlikeye atmayı baştan kabul etmekti.
BİR NAYLON ÇANTADA SAKLI İDEAL
Kaderin, fedakârlığı en çıplak haliyle göstereceği o kara güne gelindiğinde, Ahmet Aydın’ın üzerindeki yoksulluk ile taşıdığı iman arasındaki derin zıtlık gözler önüne seriliyordu. Elindeki naylon çanta, ne bir zenginliğin ne de bir gücün işaretiydi. O çantanın içinde, gün boyu sürecek mücadelesine yetecek kadar azık vardı: Sadece iki domates ve üç simit. Bütün ideali, bütün inancı ve bütün cesareti, işte o mütevazı çantanın taşıdığı bedenin içindeydi. O, bu yüküyle, inancının merkezine, Ülkücü Gençlik Derneği’ne doğru kararlılıkla yürüyordu.
SALİH EFENDİ CADDESİNDE SON DİRENİŞ
Ancak Salih Efendi Caddesi, o gün sıradan bir yol değil, bir pusu alanına, bir fedakârlık meydanına dönüştü. İdeallerin korkakça tuzağa düşürüldüğü bir anda, sayıları altıyı bulan, kin ve nefretle bilenmiş devrimci solcu-komünist militanlar, tek başına yürüyen bu iman erinin yolunu kestiler. Altı kişi, tek bir gence karşı! Korku duymayan bu yüreğe önce bıçakların keskinliğiyle saldırdılar. Yetmedi! Gözlerindeki kararlılığı, ruhundaki teslim olmamışlığı sindiremeyen bu hainler, işi bitirmek için silahlara sarıldılar. Ahmet Aydın, o caddede bıçak darbelerine direndiği yetmezmiş gibi, kurşunlanarak şehit edildi. O gün, sadece bir genç beden düşmedi yere; azık çantasındaki simit ve domatesler, yoksul ama onurlu bir hayatın son tanıkları olarak Salih Efendi Caddesi’nin kaldırımına döküldü.
Ahmet Aydın, 06 Eylül 1978’de Elazığ’da, inancından vazgeçmediği için, sadece iki domates ve üç simit ile davasına yürüdüğü için kalleşçe şehit edildi. Onun son nefesi, bir davanın bedeli ve onurun simgesi oldu.
"Unutulmasın ki, bir ülkücünün hayatı, kuru bir biyografi değil; bıçak ve kurşun arasında verdiği son kararla yazılmış, ebediyete uzanan bir ant’tır."