“Bazılarının ömrü kısa olsa da, taşıdıkları soyadları ve uğruna can verdikleri dava onları ebediyete taşır. Onlar sadece şehit değil, bir milletin vicdanıdır.”
KİMLİĞİ VE MALATYA'NIN ALIN YAZISI
Malatya’nın bereketli topraklarında filizlenen, ömrü bahar kadar kısa ama etkisi bir asır sürecek olan bir isimdi o: Selim Bozkurt Fendoğlu. Daha yirmi beşinci ayını doldurmamış bir çocuktu. O, sadece bir evlat değil, bir duruşun, bir inancın, sarsılmaz bir Türk Milliyetçiliği davasının geleceğe uzanan narin bir umudu olarak dünyaya gelmişti. Fendoğlu ailesinin, Ülkücü hareketin omuzlarına yüklediği ağır misyonun, bu küçük bedende bile bir karşılığı vardı.
KADERİN BEKÇİSİ: MASUMİYET VE ASKERLİK
Onun dünyası, dedesi Hamit Fendoğlu’nun (Hamido) gölgesinde güvenle büyürken, babası vatanın en kutsal görevini yerine getiriyordu; o bir askerdi. Milletin bekası için cephede nöbet tutan bir babanın henüz 2,5 yaşındaki emanetiydi Selim Bozkurt. Annesi Hanife ve kardeşi Mehmet Kürşat ile birlikte, babasının vatani görevi bitip dönmesini beklerken, kaderleri Malatya’nın karanlık bir gününde mühürlenecekti. O, henüz adını tam söyleyemezken, bu davanın bedelini kanıyla ödeyecekler kervanına katılmıştı.
17 NİSAN 1978: KARANLIĞIN EN SOĞUK VURGUNU
Tarih, 17 Nisan 1978’i gösterdiğinde, Malatya’nın üzerine hain bir gölge düştü. Kahramanlık, yalnızca cephede silaha sarılmak değildi; bazen de evinin huzurunda, namlusuz bir kurşunun hedefi olmaktı. O gün, en alçak, en sinsice planlanmış eylem, kapıdan içeri süzülerek geldi. Bir posta paketi... İçinde ne bir selamlama ne de bir mektup vardı; yalnızca korkaklığın ve nefretin en ölümcül silahı gizlenmişti.
SON NEFES VE DESTANIN KANLA YAZILMASI
Evde bulunan Dedesi Hamit Fendoğlu, gelen paketi açtığı an, dehşet verici bir patlama, Fendoğlu ailesinin yuvasını bir anda kana buladı. O bombanın sarsıntısı, sadece Malatya’nın duvarlarını değil, bir milletin vicdanını da sarstı.
Dede Hamido, inandığı dava uğruna ailesini korumaya çalışırken, o pakete yerleştirilmiş canavarca düzenekle paramparça oldu. Yanında, canının bir parçası olan oğlu Mehmet Kürşat ve hayatının dayanağı eşi Hanife de parçalandı.
Ve onların arasında, henüz hayatı yeni öğrenmeye çalışan, 2,5 yaşındaki Selim Bozkurt Fendoğlu da vardı. O, henüz nefreti bile tanımayan masumiyetiyle, bir ideolojik savaşın en ağır ve en trajik bedelini ödedi. O anda ne bir direniş gösterdi ne de bir tercih yaptı; sadece o soylu kanı taşıdığı için şehitlik makamına yükseltildi. Selim Bozkurt, ailesiyle birlikte, davanın asla vazgeçilmeyecek en genç fedaisi olarak, alçakça bir suikastın kurbanı oldu. Onlar, parçalanarak can veren bedenleriyle, Türk Milliyetçiliği uğruna atılan adımların ne kadar ağır bir düşmanlıkla karşılandığını tüm cihana ilan ettiler.
EBEDİ UYANIŞ VE UNUTULMAZ FEDAKÂRLIK
17 Nisan 1978, sadece bir takvim yaprağı değil, bir çocuğun, bir annenin, bir babanın ve bir dedenin, idealler uğruna en büyük bedeli ödediği; Malatya’nın karanlık ama kahramanlık dolu bir günü olarak tarihe geçti. Selim Bozkurt Fendoğlu’nun kısa ömrü, Türk Milliyetçiliği davasının en sarsılmaz, en masum abidesi olarak, şehitlik mertebesine adını altın harflerle yazdırdı.
“Malatya’nın kara toprağına düşen o masum kan, sadece bir ailenin değil, bir davanın bedeliydi. Unutulmasın ki, en büyük kahramanlık, henüz hayatı tatmamış olanın fedakârlığıdır.”