"Bazı yollar vardır; ailenin rızkını taşırken, farkında olmadan bir milletin kaderine doğru sürülür ve direksiyon başında destan yazılır."
KİMLİĞİ VE BİR YUVANIN UMUDU
O, 1958 yılının Eskişehir’inde, Anadolu’nun yiğit toprağında gözlerini açtı. Adı Nurettin Yıldız’dı. Tarihin en zorlu eşiği olan 1980 yılına girerken, omuzlarında sadece kendi hayalleri değil, Yeşiltepe Mahallesi’ndeki yuvasının da tüm umudu duruyordu. Evliydi ve henüz küçücük bir çocuğun babasıydı. Onun mücadelesi, sadece bir fikrin bayrağını taşımak değil, aynı zamanda o bayrağın gölgesinde ailesine onurlu bir hayat sunmaktı. O, hem idealist bir nefer hem de fedakâr bir babaydı.
MÜCADELE MEYDANI: DİREKSİYON VE SIRA ARASI
Nurettin Yıldız, hayatını iki kutsal alanda bölüştürmüştü. Gündüz, aydınlık yarınlara duyduğu inançla Eskişehir Eğitim Enstitüsü’nün sıralarını aşındırıyor; gece ve fırsat bulduğu her an ise, alnının teriyle helal rızkını kazanmak için Eskişehir sokaklarında taksicilik yapıyordu. O, bir öğrenci-esnaf olarak, hem zihnine hem de ailesinin sofrasına bereket taşımak için direksiyon sallayan bir adanmışlık abidesiydi. Onun hayatı, bir ülkü uğruna verilen fikri mücadele ile, bir babanın ailesi için verdiği zorlu geçim mücadelesinin destansı birleşimiydi.
SON SEFERİN GİZEMİ VE HAİN PUSU
05 Eylül 1980 günü geldiğinde, Nurettin Yıldız, her zaman yaptığı gibi, taksisindeydi. Rızkını temin etmek için çıktığı o yolculuk, aslında kaderinin son ve en çetin virajı olacaktı. Müşteri kisvesine bürünmüş devrimci solcu-komünist militanlar, ölümün soğuk nefesini onun arabasına taşıdı. O yiğit ülküdaşımız, namuslu bir esnafın saflığıyla, durumdan hiçbir şüphe duymadan, katillerin isteği üzerine taksiyi şehrin dışındaki ıssızlığa doğru sürdü.
Bu, bir teslimiyet değil, tamamen mesleki görevine olan sadakatiydi; ancak bu sadakat, en büyük ihanetle karşılık bulacaktı. Eskişehir’in ıssızlığında, aracı durduran hain eller, sözün ve fikrin gücüne karşı kurşunları konuşturdular. Nurettin Yıldız, yolcu sandığı canilerin karşısında, hayat mücadelesini sürdürürken, aniden, adeta bir kahramanlık ateşi çemberine itildi.
ESKİŞEHİR'İN AYAZINDA BULUNAN IŞIK
O karanlık gecenin sonunda, Eskişehir’in sabaha karşı ayazında, gece bekçileri terk edilmiş aracı fark ettiler. Buldukları, sadece cansız bir beden değil; alnının teriyle ekmeğini kazanırken vatan ve millet sevdasına adanmış bir ruhun, zalimliğe karşı duruşunun somut kanıtıydı. Nurettin Yıldız, 05 Eylül 1980 tarihinde, ailesi için çıktığı o son seferde, ülkü uğruna şehadet mertebesine erişti.
Onun fedakârlığı, yolda kalmış bir taksi gibi değil, geleceğe umut taşıyan bir meşale gibi, Eskişehir’in hafızasına kazındı. O, hem öğrencilik heyecanıyla hem de babalık sorumluluğuyla yanıp tutuşan yüreğiyle, 1980 öncesi karanlığa bir yıldız gibi doğdu ve sonsuzluğa yürüdü.
"Bir ülkücü, namuslu bir baba, 1980’in Eylül sabahında Eskişehir semalarında, rızkını kazanırken şehit düşerek, tarihin en hüzünlü ve en parlak yıldızı oldu."