"Bazı hayatlar kısadır, ama 20 yıla sığan adanmışlık, bin yıllık bir destanın temelidir."
KİMLİĞİ VE İDEALİST YÜREĞİ
Adı Mehmet Özdal. Bir idealin onurlu neferiydi. Henüz 20 bahar görmüştü; Eskişehir’in Şarhöyük Köyü’nde başlayan hayatı, kendisini büyük bir mücadelenin tam ortasında bulmuştu. Ailesi, vatan toprağının derinliklerine, Konya’nın Yunak İlçesi’ne yerleşmişti; ama genç Mehmet, ilim yolunda yürümeye devam ediyor, Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nin sıralarında geleceği inşa ediyordu. O sadece bir öğrenci değildi; memleketin yükünü omuzlarında hisseden, yarına dair kuvvetli bir duruş sergileyen bir kahramandı.
MÜCADELENİN BAŞKANI: BAYRAĞI TAŞIYAN RUH
Gencecik yaşına rağmen, omuzlarındaki sorumluluk bir dağ ağırlığındaydı. Siyasi çalkantıların ülkeyi kasıp kavurduğu o zorlu dönemde, Yunak’taki Ülkücü Gençlik Derneği’nin (ÜGD) şube başkanlığını üstlenmişti. Yetinmedi; davasına olan adanmışlığı onu daha ileri taşıdı ve ardından Ülkü Yolu Derneği’nin (ÜYD) başkanlık görevini şerefle icra etti. O, sarsılmaz inancıyla, liderlik ettiği gençlerin önünde bir fener gibi parlıyor, hiçbir tehdit karşısında geri adım atmayacağını duruşuyla ilan ediyordu.
İMTİHAN YOLCULUĞU VE SON UĞRAK
Takvimler 1980 yılının Eylül ayını gösteriyordu. Mehmet Özdal, nihayet bütünleme imtihanlarının sonuçlarını öğrenmek ve ilim yolundaki görevini tamamlamak için Eskişehir’e dönmüştü. Önce akademisinin kapısını çaldı, ardından mücadele arkadaşlarının ve ülküdaşlarının bulunduğu Akademi yurduna yöneldi. Bir kardeşlik ve dertleşme arayışıydı bu; belki de son vedası olacağını bilemezdi.
Yurdun önünde, karanlığın pususu onu bekliyordu. Devrimci, solcu ve komünist militanlar, kararlı duruşunu ve temiz adanmışlığını hazmedemeyerek, onu zorla kaçırdılar. Okulun hemen yanı başında, masumiyetin ve ilmin gölgesinde, Mehmet’i yurdun çamaşırhane olarak kullanılan kazan dairesine sürüklediler.
ZULMÜN ÜÇ GÜNÜ VE İDEALLERİN DİRENİŞİ
Kazan dairesinin soğuk ve rutubetli duvarları, tam üç gün süren akıl almaz bir zulme tanıklık etti. Mehmet Özdal’ın genç ve mübarek vücudu, işkencenin her türlüsüne maruz kaldı. Onu kırmak, ruhunu söndürmek, davasından vazgeçirmek istediler. Kulaklarını kestiler, kızgın demirleri vücuduna bastılar, bıçakla derin yaralar açtılar ve sigara yanıklarıyla izler bıraktılar.
Fakat her bir yara izi, Mehmet’in direnişinin bir nişanesi oldu. İşkencenin şiddeti arttıkça, onun inancı daha da billurlaştı. O üç gün boyunca sessiz çığlıklarla sadece fiziksel acıya değil, vatanına ve davasına olan sadakatine de şahitlik etti. O karanlık dehlizde, idealinin ateşiyle ısındı ve zalimlere boyun eğmedi.
GÖZLERİNE SIKILAN KURŞUN VE EBEDİ YOLCULUK
3 Eylül 1980... Mehmet Özdal’ın hayatının ve direnişinin zirveye ulaştığı, şehadetle taçlandığı gündü. Zalimler, üç günlük işkenceye rağmen kahramanın ruhunu teslim alamayacaklarını anladılar. Bir ülkücünün kararlılığını kıramayacaklarını fark edince, son ve en alçak eylemlerini gerçekleştirdiler: O’nu, baktığı geleceği, inandığı vizyonu temsil eden gözlerinden vurdular. O an, bir bedeni öldürdüler, ama bir destanı başlattılar.
Şehit Mehmet Özdal’ın cansız bedenini, Enveriye istasyonu olarak bilinen tren istasyonunda, terk edilmiş bir vagonun içine attılar. Korkakça ve vahşice bir finaldi bu. Ne acıdır ki, vatanın bu yiğit evladı, ancak olaydan tam on bir gün sonra bulunabildi. Naaşı bulunduğu vakit, davası için çektiği çile, milletin hafızasına silinmez bir mühür olarak kazınmıştı.
O, sadece 20 yaşındaydı; fakat hayatının her anını, uğruna öldüğü büyük davaya feda ettiğini, o kazan dairesindeki direnişiyle mühürlemiştir.
"Şehit düşmek, bir son değil; vatanın göğsünde açılan, sonsuza dek kapanmayacak kutlu bir yara izidir."