"Bazı hayatlar doğarken değil, son nefeste, siper olduğunda başlar."
DOĞUŞ VE YÜREĞİN ÇELİĞİ
O, Eskişehir'in bağrından, çelikten bir iradeyle doğdu. Tarih takvim yapraklarında 03 EYLÜL 1980'i beklerken, SÜRAP ŞAHAP ESEN, fani dünyanın zorlu gerçeğiyle tanışmıştı. Yaşadığı yer, Gömere Hava Lojmanlarının yükseldiği topraklar; o dönemde imkânsızlıkların, emek ve alın terinin kutsandığı, zorlu bir gecekondu bölgesiydi. Hayat, ona okuma fırsatını vermedi. Çocukluğunu ve gençliğini erken yaşta sırtına yüklenen bir yük gibi taşıdı ve bir İŞÇİ olarak, milletin yükünü omuzlayanların safına katıldı. O, sıradan bir vatandaş değil, vatan davasının neferlerinden biriydi.
HUZUR'UN KARTALI VE ADANMIŞ DURUŞU
Sürap Şahap Esen, yokluğun pençesinde büyümüş olsa da, ruhunu büyük bir ülküye adamıştı. O sadece bir işçi değil, Eskişehir Huzur Mahallesi’nin sarsılmaz kalesiydi. Zira o mahallede, komünist militanların karanlık hedefi vardı: Huzur’u 'kurtarılmış bölge' ilan ederek milletin birliğine hançer sokmak. Sürap Şahap Esen, bu karanlık niyete karşı tek başına bir duvar gibi yükseldi. Adanmışlığı sayesinde, mahallenin Ülkücü Teşkilat (Oba) Başkanlığını yürüttü; o, mahallesindeki her ülküdaşının ağabeyi, her ocağın koruyucusu, tehlikeye karşı ilk nefesi alacak olan liderdi. Mücadelesi amansızdı, pazarlıksızdı ve geriye dönmeyi asla düşünmedi.
O SON AKŞAM VE KAHPE PUSU
Eylül ayının üçüncü günüydü, 1980 yılının o uğursuz akşamı. Eskişehir’in Merdivenli Kahvesi, ülküdaşların omuz omuza, dostça sohbet ettiği mütevazı bir mekândı. Sürap Şahap Esen ve arkadaşları, memleketin dertlerini konuşuyor, umutlarını tazeliyorlardı. Akşamın karanlığı bu huzur anına sinsice yaklaştı.
Aniden, motosikletli iki gölge – devrimci solcu-komünist militanlar Sadettin Mahir ve Şerif – kahvehanenin eşiğinde belirdi. Sözsüz ve acımasız bir niyetle, silahlarını sohbete dalmış olan masum ülküdaşlarına doğrulttular. Kahpe saldırı, sessizliği delip geçen ilk kurşunlarla başladı.
DOKUZ KURŞUNLA YAZILAN DESTAN
O an, liderlik sıradan bir unvan olmaktan çıktı, mutlak bir fedakârlığa dönüştü. Kurşunlar vızıldarken, Sürap Şahap Esen tereddüt etmedi, bir saniye bile düşünmedi. Kendi canını hiçe sayarak, oturan arkadaşlarını korumak için ileriye atıldı ve gövdesini siper etti. O, bir kahramanlık duvarı örüyordu.
Peş peşe gelen dokuz kurşun, bu adanmış gövdeye isabet etti. Biri şakağına, diğerleri göğsüne saplandı; düşman, sadece onu değil, onun temsil ettiği davanın cesaretini de hedef almıştı. Ama o düşerken bile, yedi ülküdaşının hayatını kurtarmayı başardı.
O karanlık saldırı sona erdiğinde, geride sadece dökülen kan ve kahramanlık değil; düşmanın ne denli büyük bir ateşle geldiğinin de kanıtı vardı: Olay yerinde 37 boş mermi kovanı bulundu. Sürap Şahap Esen, o gece, yoksulluktan gelen bir işçi olmasına rağmen, milletine olan bağlılığın, yiğitliğin ve ölümden korkmamanın en yüce destanını kanıyla yazarak ESKİŞEHİR toprağına emanet oldu.
"O, sadece bir can vermedi; yedi ülküdaşının hayatını ve bir davanın onurunu siperinin altında kurtardı."