"Bazı hayatlar bir meşale gibidir; yandıkça yola ışık tutar, söndüğünde ise geride kor bir iz bırakır."
KİMLİĞİ VE BİR YİĞİDİN DOĞUŞU
Anadolu toprağı, çelikten iradelerin mayalandığı kutsal bir diyardır. Şanlıurfa’nın Bölücek Köyü’nde, çiftçilikle geçinen, sekiz çocuğun yükünü omuzlayan bir babanın evladı olarak dünyaya gözlerini açtı Ahmet Çelik. Henüz 22 yaşında, hayatının baharında bir fidandı. Kavaklı köyünde ilkokulunu bitirirken dahi, kaderinin sıradan bir çiftçilik hikayesi olmayacağını biliyordu. Şanlıurfa merkezde geçen ortaokul ve Ticaret Meslek Lisesi yılları, sadece ders kitaplarıyla değil, aynı zamanda ülkücü ruhun çağrısıyla da yoğruldu. Genç yaşında, henüz lise sıralarındayken, Ülkü Ocaklarıyla kurduğu o gönül bağı, hayatının pusulası oldu. O artık sıradan bir öğrenci değil, adanmış bir Türk Milliyetçisiydi.
İDEALLERİN GECELERİ AYDINLATTIĞI YOLCULUK
Ahmet Çelik’in vatan sevgisi kuru bir laf değildi; o, idealizmi bedeniyle yoğurdu. Meslek Yüksek Okulu’nda Gıda Teknolojisi bölümüne kaydolduğunda, hayatın zorlu sınavı da başlamıştı. Okumak ve ülkülerine sahip çıkmak için inanılmaz bir fedakarlığa girişti: Toprak Tarım Reform Kurumu’nda gündüzleri okuyor, geceleri ise bekçilik yaparak ailesine yük olmadan kendi mücadelesini yürütüyordu. Her nöbet saati, her uykusuz gece, onun karakterini çelikleştiren birer destandı. Zorluklar karşısında eğilmedi, pes etmedi. Bu zorlu mücadeleden sonra okulunu bitirerek, alın teriyle kazandığı Ziraat Teknisyeni unvanını gururla taşıdı.
ANKARA'DA SON DURAK VE ADANMIŞLIĞIN YÜKSELİŞİ
Kaderin çağrısı onu, mücadelenin en keskin olduğu noktaya, Ankara’ya çekti. Mezuniyetinin ardından aynı kurumun Genel Müdürlüğünde görev almak üzere başkente gitti. Ancak Ahmet Çelik için Ankara sadece bir iş merkezi değildi; orası, davasının yeniden alevleneceği, ateşin ortasına kurulmuş bir ocaktı. Gittiği ilk andan itibaren, başkentteki Ülkücü teşkilatlarla bağını derhal kurdu ve mücadelesine kaldığı yerden, daha büyük bir kararlılıkla devam etti. O, sığındığı her limanı, inancının kalesi yapıyordu.
O SON VURGUN, O SON MASA
Takvimler 1980 yılının Eylül ayını gösteriyordu. Artık ülkenin üzerindeki gerilim bulutları dağılmak üzere değildi; aksine, en keskin fırtınalar kopuyordu. Ahmet Çelik, Ankara’daki Niğde Öğrenci Yurdu’nda bir haftadır misafir olarak, arkadaşı Eladin Tıraş’ın odasında kalıyordu.
02 Eylül 1980 günü, günlük telaşın ardından, iki arkadaşıyla Ziraatçılar Lokalinde yemek yedi. Yemeğin ardından gelen kısa bir huzur anıydı. İki arkadaşı hesabı ödemek için kasaya yönelmişken, Ahmet Çelik lokalde, havuzun başında oturmuş, belki de geleceğe dair düşler kuruyordu.
Tam o anda, karanlık bir gölge o mekana düştü. Devrimci solcu-komünist militanlar, kalleşçe bir pusuyla Ziraatçılar Lokalini bastı. Gözlerini kin bürümüş militanların açtığı o ilk hain ateşte, barış dolu saniyeler parçalandı.
FEDAKARLIĞIN ATEŞTEN TAÇI: ŞEHADET
Daha ne olduğunu anlayamadan, ilk hedeflerden biri Ahmet Çelik oldu. Başına isabet eden şarapnel parçası, onu yerinden kaldırmaya yetmedi. O anda bile, belki de son bir kez davasını düşündü, duruşundan taviz vermedi.
Hemen Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırıldı. Bir yiğidin 22 yıllık kısa ömrü, ölüm kalım mücadelesinin en şiddetlisine girmişti. Tam üç gün boyunca, yoğun bakımın soğuk ve sessiz duvarları arasında, vatanına olan borcunu ödemek için direndi.
Ancak, destan yazanların kaderi erken ayrılıktır. 02 Eylül 1980 tarihinde, Ziraat Teknisyeni ve Türk Milliyetçisi Ülkücü Ahmet Çelik, canını bu kutsal topraklar için feda ederek Şehadet mertebesine erişti. 22 yıllık ömrüne, sonsuz bir kahramanlık sığdırdı.
"Onun hikayesi sadece bir ölüm tarihi değil; 22 yıllık kısa ömrüne sığdırdığı büyük bir millet aşkının, fedakarlıkla örülmüş destanıdır."