"Vatanın göğsüne saplanan her kurşun, bir yiğidin kalbinden geçer. O an, fedakârlık bir seçim değil, yazgıdır."
NEVŞEHİR’DEN YÜKSELEN MİRAS VE ADANMIŞLIĞIN YEMİNİ
Tarih 1950’lere dayanan bir ruhun, Nevşehir’in bereketli topraklarından Ankara’ya uzanan öyküsüdür bu. Adı: Hikmet Zağlanmış. O sadece otuz yıllık genç bir ömür sürmedi; o, ilim ve irfan yolunda yürüyen bir neslin temsilcisiydi. Gençliğinin en verimli çağında, 1975 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden mezun olduğunda, vatanına hizmet etme yeminini akademik diplomasıyla mühürlemişti.
O, kalemi ve zekâsıyla Anadolu’nun toprağını yeşertmek isteyen bir ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSİ’ydi. Panko Birlik’te yürüttüğü görevi, sıradan bir meslek değil, milletin geleceğine tohum ekme davasıydı. Hayatının baharında, enerjisi en yüksekteyken, ülkesinin dertlerine derman olmayı seçmişti. Hikmet Zağlanmış, hayatı boyunca ilimle yoğrulmuş, ancak gerektiğinde cesaretle yoğrulacak bir kaderin sahibiydi.
EYLÜL'ÜN KARANLIK GÜNÜ: VURULAN SOHBET
Takvimler 02 Eylül 1980’i gösteriyordu. Ankara. Başkent, henüz yaklaşan fırtınadan habersizdi. Hikmet Zağlanmış, ülküdaşlarıyla birlikte Ziraatçılar Birliği lokalinde, o günün yorgunluğunu atıyor, dertleşiyor, geleceğe dair umutları paylaşıyordu. O anlar, huzurun ve kardeşliğin en saf haliydi; bir kahkaha, bir kadeh çay, basit bir yemek…
Ancak o kutsal sohbet, ihanetin gölgesiyle aniden yarıldı. Hiçbir uyarı, hiçbir kaçış ihtimali yoktu. Devrimci solcu-komünist militanlar, Ziraatçılar lokalini hedef almıştı. Sözlerin yerini mermi sesleri aldı. Silahlar patladığında, masumiyetin üzerine kurşun yağıyordu. O sakin ortam, bir anda, hürriyet uğruna verilecek en büyük mücadelenin ateş çemberine dönüştü.
SON NEFES, SON DİRENİŞ VE DÖRT YÜREK
O an neler yaşandı? Hikmet Zağlanmış o dehşet anında kaçmayı mı seçti, yoksa inancının gereği olarak ileriye doğru mu adım attı? Bize ulaşan metinler, onun son kararlılığının ve son hamlesinin detayını saklıyor. Ancak şehadeti, otuz yıllık ömrünün en büyük kahramanlık eylemidir. O, bilinemezliğin içindeki tehlikeye, bir Ziraat Yüksek Mühendisi’nin duruşuyla, dimdik karşı durdu.
Silahların gölgesinde, masadan kalkıp fedakârlığın ateşine yürümek, ancak adanmış bir ruhun yapabileceği bir tercihtir. Hikmet Zağlanmış’ın şehadeti, sadece bireysel bir kayıp değil, toplu bir destanın başlangıcıydı.
ŞEHADETİN ORTAK YAZGISI
O karanlık günde, Hikmet Zağlanmış yalnız değildi. Aynı kutsal dava uğruna, aynı masumiyetin üzerine yağan kurşunlarla üç ülküdaşı daha ebediyete yürüdü: Refik Aslan, Ahmet Çelik ve Dursun İnce. Dört yiğit yürek, tek bir idealin sancağı altında yere düştü. Beş ülküdaşımız ise ağır yaralarla mücadele etti.
Bu baskın, sadece dört canı almadı; ülkücü hareketin omuzlarına, geleceğe dair bir yemin ve adanmışlık mirası yükledi. Genç Hikmet, Ankara’nın topraklarına emanet edildi. Artık o, ne sadece bir Ziraat Yüksek Mühendisi, ne de otuz yaşında solan bir çiçekti. O, 02 Eylül 1980’de Ankara semalarında yankılanan, davası uğruna canını feda eden bir kahramandı.
"Hikmet Zağlanmış, otuz yıllık ömrünü vatanın toprağına fidelerken, adını Ankara'nın semalarına, bir yiğitlik anıtı olarak kazıdı."