"Bazı hayatlar, süresiyle değil, taşıdığı kutsal emanetin ağırlığıyla ölçülür. Ali Atar'ın ömrü, bir iman dersiydi."
KİMLİĞİ VE TOPRAĞIN SESİ
Destan, 1956 yılında Hatay’ın bereketli topraklarında, Kırıkhan ilçesinin Güzelce Köyü’nde filizlendi. Ali Atar, Anadolu’nun derinliklerinden aldığı güçlü karakteriyle, henüz çocukken Güzelce İlkokulu’nda sadece harfleri değil, mensubu olduğu milletin asaletini de öğrendi. O, sadece bir köylü çocuğu değildi; o, köklerini toprağa salmış, geleceğe yürüyecek cesaretin adını taşıyan bir fidandı.
ALIN TERİ VE ADANMIŞLIK YEMİNİ
Genç yaşta omuzladığı sorumluluk, onu zanaatkâr yaptı. Ali Atar, demir doğrama sanatını icra ederken, elleriyle sadece metal değil, aynı zamanda dürüstlüğün ve alın terinin manifestosunu da şekillendiriyordu. Askerlik görevini bitirip geri döndüğünde, mesleğine olan bağlılığını bir yemin gibi sürdürdü. O, emeği kutsal bilen, inandığı değerler uğruna eğilmektense, demiri eğmeyi tercih eden, dimdik bir duruşun sahibiydi. İskenderun’daki dükkânı, onun sadece çalıştığı yer değil, aynı zamanda vicdanının ve ülkülerinin kalesiydi.
O KARARLI CUMARTESİ VE SON NEFES
Takvimler 02 Eylül 1979’u gösteriyordu. O gün, bir cumartesiydi ve Hatay-İskenderun’un göğü kararmaya hazırdı. Ali Atar, her zamanki gibi dükkânında, alın terini akıtarak çalışıyordu. Saatler 17.00’ı vurduğunda, karanlık bir gölge dürüst emeğin bu mabedine sızdı. Devrimci solcu-komünistlerin alçakça düzenlediği baskın, sadece bir saldırı değil, namuslu bir yaşam biçimine karşı açılmış bir savaştı.
Kendi elleriyle kurduğu, kendi ruhunu kattığı o dükkân, Ali Atar için artık bir meydan okuma sahasıydı. Orada, yanında Salih Tokgöz ve misafirleri olan DDY İşçisi Hüseyin Bozdoğan da vardı.
O anlar, zamana kazınmış bir bilinmezlik taşır. Katiller dükkânı tararken, Ali Atar’ın ne söylediğini, nasıl direndiğini veya son nefesini verirken gözlerinde hangi kararlılığın parladığını kimse bilemez. Ancak kesin olan şudur: Ali Atar, o pusunun ortasında geri adım atmadı. Hayatının son saniyelerinde dahi, inançlarından vazgeçmeyi reddetti ve o ateş çemberine, yanında kader arkadaşlarıyla birlikte, alnı açık yürüdü.
Şehitlik mertebesi, bu üç yiğidin omuzlarında, 02 Eylül 1979 günü, namert kurşunlarla yükseldi. Ali Atar, zanaatkâr kimliğiyle, Hatay’ın vicdanına işlenmiş ölümsüz bir mührü temsil etti.
"Ali Atar ve yoldaşları o gün susarak değil, sonsuza dek konuşacak bir kahramanlık destanı yazarak, demir dövdükleri o dükkânı bir şehitler abidesine çevirdiler."