"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; bir ideale adanır, bir destanla mühürlenir. O, bu toprağın ruhunu taşıyan son neferdi."
I. KİMLİĞİ VE BİR YÜREĞİN ÇİLESİ
Hatay-İskenderun, 02 Eylül 1979 tarihine bir kahramanlık mührü vurulacağını henüz bilmiyordu. Oysa o tarihte, İskenderun’un bağrından çıkan Mehmet Gökçe, hem ruhunu hem de bedenini memleketin geleceğine adamıştı. O, sadece eşi ve çocuklarının umudu olan bir aile reisi değildi; o, idealizmin ta kendisiydi. Gündüzleri, Sarımazı İlkokulu’nun kutsal çatısı altında, henüz filizlenen dimağlara ilim ve irfan tohumları eken bir Öğretmen’di. Fakat o yılların çetin şartları, idealist bir yüreğin sadece bir maaşa sığmayacağını gösteriyordu. Gece düştüğünde ise, ailesinin rızkını helal yoldan kazanmak için direksiyon başına geçiyor, şehrin karanlık dehlizlerinde taksicilik yaparak iki cephede birden mücadele ediyordu.
II. İSKENDERUN’UN YILMAZ NEFERİ
Mehmet Gökçe’nin duruşu, savunduğu değerler kadar netti. O, ÜLKÜ-BİR İskenderun şubesinin çelikleşmiş bir üyesiydi; bir siyasi figür değil, bir inanç kulesiydi. Onun varlığı, bölgede yuvalanan zulmün ve kargaşanın karşısındaki en büyük direnç noktasıydı. Bu adanmışlık, düşmanlarının gözünden kaçmadı. Kuru bir tehdit değil, fiziki bir hedef haline geldi. Metanetine şahitlik eden İskenderun sokakları, onun defalarca saldırıya uğradığını biliyordu. Her saldırı, bir geri adım çağrısıydı, ama O, her seferinde daha da dik durarak, inancın pazarlık konusu yapılamayacağını kanıtladı. Kurşunların, sopaların ve tehditlerin gölgesinde dahi, ne öğrencilerine ders vermekten ne de ailesinin ekmeğini kazanmaktan vazgeçti.
III. SON VARDİYA: KARANLIĞA BİNENLER
Takvimler 02 Eylül 1979’u gösterdiğinde, Mehmet Gökçe o gece de ekmeğinin peşindeydi. Ironik bir biçimde, en güvendiği mesleği, en büyük ihanetine sahne oldu. Ek iş olarak kullandığı taksinin kapıları açıldı ve müşteri kılığında binenler, aslında karanlığın soğuk militanlarıydı. Devrimci solcu-komünist militanlar, ekmeği uğruna yola çıkan bir öğretmeni kaçırarak, insanlığın en alçak tuzağını kurdular. O an, direksiyon salladığı araba, bir esaret aracına, son yolculuğunun tabutuna dönüştü.
IV. AKBAĞLAR MEVKİİ'NDE ŞEHADET
Kaçırılmanın getirdiği bilinmezliğin ardından, yol Akbağlar Mevkii’nde son buldu. Orası, bir kahramanlık andının sonsuzluğa yükseldiği yerdi. Mehmet Gökçe’nin son anlarında hangi direnci gösterdiği, hangi sözleri söylediği meçhul kalsa da, duruşu bellidir. O, ideallerinden dönmemeyi seçmiştir. Alçak katiller, vatanın bu fedakar evladını, vicdanların asla affetmeyeceği bir cüretle, başından ve göğsünden vurdular. Canı pahasına kazandığı arabasını dahi gasp eden bu karanlık güçler, yetinmediler. Mehmet Gökçe’nin şehadetiyle yetinmeyen caniler, hemen ardından Hasan Basri Özbey’in dükkanını kurşunlayarak üç ülküdaşımızı daha şehit ettiler.
Mehmet Gökçe; bir öğretmen, bir baba, bir ülkücü olarak çıktığı yolda, iki hayatı birden sürdürürken, fedakarlığıyla tarihe geçti. O, sadece kurşunla değil; görevi başındayken, onuruna ve ekmeğine uzanan alçak bir el ile şehit edildi.
"O’nun dökülen her damla kanı, yeni nesillerin tahtasına yazılmış, silinmeyecek en büyük derstir: Fedakarlık ve cesaret."