"Vatan sevdası, henüz 18'inde bir delikanlının kalbine mühürlendiğinde, o kalp artık sadece kendisine ait değildir; bir milletin geleceği için atmaktadır."
KİMLİĞİ VE İMTİHAN YUVASI
O, zorlu bir çağın ateşten gömleğini giymişti. Adı Bilal Erhan Cengiz’di. Takvimler 1962’yi gösterirken İstanbul’un köklü semti Kadıköy, Erenköy’de dünyaya gelmişti. Ancak kaderi, onu sadece bir coğrafyanın değil, çetin bir mücadelenin evladı yapmıştı. Gençliğin en coşkulu çağında, henüz 18 yaşındaydı. Bir fidan kadar narin, ancak inancı çelik kadar sertti. O, destanlara sığacak bir delikanlıydı; o, bir Bozkurttu. Ailesiyle birlikte İzmit’te ikamet ediyor olsa da, ruhu ve davası, memleketin her köşesine yayılmış o büyük ülkücü mücadelenin içindeydi. Bu adanmışlık, ailenin omuzlarında ağır bir yük oluşturmuştu; zira ağabeyi Oğuzhan Cengiz, aynı davanın bedelini ödeyerek zaten cezaevinde bulunuyordu. Bilal Erhan, sadece kendi hayatını değil, ailesinin hürriyet için ödediği bedeli de sırtında taşıyordu.
ADANMIŞLIĞIN BOŞ BIRAKILAN SATIRI
Hayatını anlatan satırlar arasında bir boşluk göze çarpar: Mesleği.
Ancak O’nun için sıradan bir meslek, bir unvan gerekmiyordu. O, hayatının baharında, geleceğini feda etmiş bir savaşçıydı. Mesleği; davasına adanmışlık, mefkûresine bekçilikti. O günlerin karanlık dehlizlerinde, gençler ya korkuyu seçecek ya da yürüdükleri yolu kutsayacaklardı. Bilal Erhan Cengiz, tereddüt etmeden ikinci yolu seçti. 18 yıllık kısa ömrünün her anını, uğruna yürüdüğü ülküye mühürledi. Onun için bir meslek sahibi olmanın önemi yoktu; onun tek görevi, yarınların onurlu Türkiyesi için mücadele etmekti.
İSTANBUL’DA YÜKSELEN KARANLIK VE SON GÖRÜŞME
Tarih, 31 Ağustos 1980’i gösteriyordu. İstanbul, yaklaşan büyük fırtınanın gölgesi altındaydı. Gecenin dumanlı perdesi inmiş, saatler 22.00 sıralarını vurmuştu. Şehriemin-Başvekil caddesi üzerindeki Odabaşı Meydanı, adeta sessiz bir pusu yeri haline gelmişti. Bilal Erhan, kritik bir buluşma yapmak üzere bir telefon kulübesine sığınmıştı. O anlar, onun için bir görev anıydı; ülküdaşlarıyla bağ kurduğu, davasının nabzını dinlediği anlardı. Fakat karanlık, pusu kuran hainlerin fırsatıydı.
ONUR MÜCADELESİ VE SON NEFES
Bilal Erhan Cengiz, bilmeden, ölüme doğru atılmıştı. O, inancının gereğini yerine getirirken, tam dokuz kişilik, devrimci solcu-komünist militanlardan oluşan soysuz bir sürü, Bozkurt’u takipteydi. Cesaretleri sadece sayıca üstün olduklarında ortaya çıkan bu güruh, karanlığın fırsatını kullanarak alçakça bir saldırı başlattı. Telefon kulübesi, bir anda kurşun yağmuruna tutuldu; adeta bir mermer tabuta dönüştü.
Bu haysiyetsiz kurşunlar, 18 yaşındaki bir yiğidin kalbini hedef aldı. Kalbine isabet eden hain mermi, genç vücudunda geri dönüşü olmayan iç kanamaya neden oldu. Bilal Erhan, o meydanda, karanlık ve kalleşlik karşısında inancından zerre taviz vermeden, onurlu bir şekilde yere yığıldı. 31 Ağustos 1980 gecesi, kalbi bir milletin davası için atan bu genç kahraman, olay yerinde şehadet mertebesine erişti. Bir fidan düştü, ama tohumları, Anadolu’nun kalbine ekildi.
"O, bir 18 yaşın sığabileceği en büyük fedakârlığı yaptı. Bilal Erhan Cengiz; adı, bir vatanın bekçiliğini genç yaşta omuzlayanların destanına altın harflerle yazılmıştır."