"Bazı ruhlar, karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, o topraklara ışık saçma yeminiyle doğar; 30 Ağustos, sadece bir zafer günü değil, aynı zamanda vazgeçmeyenlerin kanıyla mühürlenmiş bir direniş yeminiydi."
DOĞDUĞU TOPRAK VE ADANMIŞLIĞIN İLK IŞIĞI
Kaderinin yazıldığı topraklar olan Gaziantep’in Nizip ilçesine bağlı Kavuşlu Köyü’nden bir yiğit çıktı. Adı Servet Kurt’tu. O, sadece bir köylü çocuğu değildi; kalbinde taşıdığı büyük ülkü için yaşamı bir meşale gibi tutuşturmaya ant içmişti. 30 yaşının baharında, hayatının en verimli çağında, elindeki en kutsal silahı taşıyordu: Kalem ve bilgi.
O, Namık Kemal İlkokulu’nun sıra aralarında sadece harfleri değil, vatan sevgisini ve doğru duruşu öğreten bir öğretmendi. Ancak görevi sadece sınıflarla sınırlı kalmadı. O, idealist bir neferdi; ÜLKÜ-BİR Nizip şubesinin bir üyesi olarak, yükselen bölücülük karanlığına karşı fikri cephede saf tutmuştu. O, sadece bir eğitimci değil, aynı zamanda Nizip’in direnen vicdanıydı.
DİRENİŞİN YÜREĞİ: GAZİANTEP CEPHESİ
1980 yılı, Gaziantep sınırlarında, özellikle Nizip’te, çelik gibi bir irade isteyen fırtınalı günlerdi. Bölücü terör örgütü PKK, her geçen gün baskısını artırıyor, milletin birliğini hedef alıyordu. Bu kirli tehdit karşısında geri adım atmayanlar vardı; işte Servet Öğretmen de o direnişin en ön safında yer alıyordu.
O, korkuyu seçebilirdi. Sessiz kalmayı, sadece okul duvarları arasına çekilmeyi seçebilirdi. Ancak o, bir ülkücünün şerefli duruşunu seçti; toprağın geleceğine yönelik her tehdide karşı durmayı, bayrağın düşmemesi için göğsünü siper etmeyi seçti. O’nun kararlılığı, bölücülerin nefretini üzerine çekmekten başka bir sonuç vermeyecekti.
TAKİP EDİLEN IŞIK VE SON YÜRÜYÜŞ
Servet Öğretmen’in cesareti, karanlık elleri rahatsız etmişti. Onun varlığı, idealist duruşu ve öğrencilerine aşıladığı milli bilinç, bölücüler için kabul edilemez bir tehditti. Ham metinde belirtildiği gibi: Ülküdaşımızı PKK militanları takip ediyordu.
Bir av gibi izleniyordu. O, bunu biliyor muydu? Bilmese dahi, her an bir tehlike altında olduğunu bilerek yaşamayı seçmişti. Korkakça saklanmadı, vazgeçmedi. Öğretmenlik görevine, ülküdaşlık sorumluluğuna son nefesine kadar sadık kaldı.
30 AĞUSTOS'UN KANLA YAZILAN DESTANI
O karanlık gün geldiğinde, takip artık sona ermişti. Terörün pusuya yatmış cellâtları, en acımasız anı kolladılar ve bir kahramana yakışmayacak hain bir yöntemle saldırdılar. Fırsatlarını yakaladıkları anda çapraz ateşe aldılar.
Bu, bir çatışma değildi; bu, bir aydının, bir öğretmenin, bir vatanseverin alçakça hedef alınışıydı. Silahların sustuğu anda, Servet Kurt, vatan toprağına ağır yaralı olarak düştü. Direnişin bedeli kanla ödeniyordu.
Ağır yaralı olmasına rağmen, son bir umutla Nizip Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Hekimler hayatını geri almak için insanüstü bir çaba gösterdi. Ancak faşist kurşunlar, O’nun yiğit bedenine çoktan en derin yaraları açmıştı. Kurtarılamadı.
Zafer Bayramı’nın kutlandığı 30 Ağustos 1980 tarihinde, Servet Kurt, Gaziantep’te, sadece 30 yaşında, hayatının en büyük ve en kutsal mertebesine yükseldi: Şehadet. O, bu ülkenin bölünmezliği için ödediği en ağır bedel olarak tarihe kazındı.
"Servet Öğretmen’in vatan toprağına düşen her damlası, korkaklığın gölgesini silen, nesillere cesareti miras bırakan bir destan olarak 30 Ağustos zaferine mühürlenmiştir. O, ölmedi; bir milletin hafızasına ders oldu."