“Bazı hayatlar uzun sürmez, ama bir milletin vicdanına sığmak için yaratılır. Onlar, en genç fidanların, en büyük fedakârlığıdır.”
GENÇLİĞİN TAAHHÜDÜ: İMDAT CAN
Onun adı İMDAT CAN’dı. Henüz 18 bahar görmüş, hayatının eşiğinde duran bir yiğitti. Hayatının başlangıç noktası, bilinmezliğin ardında kalsa da, verdiği karar ve çizdiği yol, onun nerede doğduğundan çok daha büyük bir miras bıraktı. Ankara’nın Üreğil semtinde, ülkesine ve davasına adanmış onurlu bir hayatın temellerini atıyordu. Özel bir kuruluşta bir işçi olarak çalışmak, sadece rızkını kazanmak değil, aynı zamanda omuzladığı davanın yükünü de hafifletmek anlamına geliyordu. O, genç yaşına rağmen, alın teriyle yazılan bir destanın başkahramanıydı.
30 AĞUSTOS’UN KANLI GÖLGESİ
Tarih 30 AĞUSTOS 1979’u gösteriyordu. Zaferin ve milli birliğin kutlandığı bu kutlu gün, Ankara semalarında karanlık bir ihanet gölgesiyle mühürlenecekti. İmdat Can, tıpkı her gün yaptığı gibi, alın terini akıttığı işinden çıkmış, yuvasına, huzur bulacağı eve doğru yürüyordu. Bu, sıradan bir işçinin sıradan bir yürüyüşüydü; ancak taşıdığı ülkü, onu sıradanlıktan çoktan ayırmıştı.
SON ADIM VE İHANETİN ÇEMBERİ
İmdat Can, evine ulaşmasına kısa bir mesafe kala, Dayanışma Derneği’nin önüne geldi. Kahramanlık, bazen en savunmasız anınızda, en beklemediğiniz yerde sizi bulur. O an, karanlık ve puslu eller tarafından içeriden açılan ateşe hedef oldu. Kurşunlar, sadece genç vücuduna değil, aynı zamanda bir milletin geleceğine olan umuduna da isabet ediyordu. Birden çok noktadan yaralanan İmdat Can, ne bir an bile tereddüt etti, ne de korkuya yenik düştü. O, canının son damlasına kadar direnişin adını fısıldadı.
YALNIZLIĞIN DESTANI VE ULUSAL AYIP
Ağır yaralıydı. Kendi kanıyla suladığı Ankara topraklarında, son bir gayretle hayata tutunmaya çalıştı. Vücudundan fışkıran kan, sönmeye yüz tutan bir ışığın son parıltısıydı. Gözleri, geçen araçlarda, uzanacak bir yardım elinde umut aradı.
Ancak o karanlık anlar, kahramanlığın en acı sınavına sahne oldu: Bir araba durmadı. Hiç kimse, can çekişen bu gencecik yiğide yardım elini uzatmadı. On sekiz yaşındaki İmdat Can, en büyük fedakârlığını, herkesin gözleri önünde, yalnızlığın ortasında gerçekleştirdi.
Olay yerinde, kan kaybından şehit oldu. Onu vuran mermiler kadar, durmayıp geçen araçların ve dönüp bakmayanların kayıtsızlığı da bu destansı şehadetin bir parçasıydı. İmdat Can, kendi kanıyla yazdığı bu hikâyede, gençliğini ülkesine rehin bıraktı. O, sadece bir kurşuna değil, aynı zamanda toplumun kalbindeki o anlık kayıtsızlığa karşı da şehit düşen yiğit bir işçiydi.
“O, durmayan araçların ve kapanan pencerelerin gölgesinde, 18 yaşındaki bir yiğidin imza attığı en büyük fedakârlıktır. İmdat Can, şehadet anında bile duruşuyla tarihe adalet arayan bir ses bırakmıştır.”