"Kimi zaman bir gülüş, bin yıllık bir destanın imzası olur. O, karanlığın üzerine korkusuzca yürüyenlerin en neşelisiydi."
BİR YİĞİT NEFERİN DOĞUŞU
MEHMET RAUF AKRA... Bu isim, 27 yıllık kısa ömrüne çağlar sürecek bir adanmışlık sığdıran bir kahramanın mührüdür. Karadeniz’in çetin rüzgârlarıyla yoğrulmuş bir yürek taşıyarak (TRABZON doğumlu), hayatının baharında, evli bir genç olarak İstanbul’un merkezinde, Kadıköy’de bir ilan bürosunda çalışıyordu. Ancak onun asıl mesleği, büyük Ülkü’nün sarsılmaz neferi olmaktı. Ülkücü hareket içinde yerini alırken, sadece bir çalışan değil, davasının bayraktarı, yoldaşlarının canı, ciğeri, ağabeyi ve sevgiyle andıkları “MİKRO MEHMET” olmuştu.
KADERİN VE TEHDİTLERİN GÖLGESİ
1979 yılının o zorlu atmosferinde, vatan sevdası ile yananların üzerine düşman gölgeleri ağırlaşmıştı. Mehmet Rauf Akra, cephenin tam ortasında duruyordu. Annesi, kalbi yangın yeri, oğlunun ölümle tehdit edildiğini biliyordu. Şehadetinden önce yaşananlar, onun bilinçli bir fedakârlığa yürüdüğünü kanıtlar nitelikteydi:
“Oğlum ülkücüydü. Bazı kişilerin kendisini ölümle tehdit ettiklerini söylüyordu. Geçen gece evimizin önüne gelen bir grup bağırarak, ‘Mehmet, seni de aileni de temizleyip kökünüzü kurutacağız’ diye bağırmıştı.”
Bu tehditler, Akra’yı yıldırmadı, aksine davasına olan bağlılığını pekiştirdi. O, biliyordu ki korku, düşmanın en büyük silahıydı ve o, bu silaha karşı neşesiyle direniyordu.
FENERYOLU’NDA SON YÜRÜYÜŞ
29 Ağustos 1979 sabahı, saatler 09.45’i gösteriyordu. İstanbul Kadıköy Feneryolu Sokak’ta, işyerine doğru attığı her adım, davasına verdiği yeminin sesiydi. O an, komünist militanların alçakça saldırıp tahrip ettiği pastaneleri görerek, şer odaklarının yarattığı kaosu bir kez daha idrak etti. Kaosa tanıklık ederken, adaleti yüreğinde taşıyan bu yiğit nefer, motosikletli iki komünist militanın hedefi oldu.
Korkmadığı ve yılmadığı son anlarında, hain bir silahlı saldırıyla ağır yaralandı. Göztepe SSK Hastanesi’ne kaldırıldığında, hayatla ölüm arasındaki ince çizgide, davasına adanmışlığın bedelini ödüyordu. O gün, Mehmet Rauf Akra kurtarılamayarak şehit düştü.
BİR YUVADA İKİNCİ FELAKET
Şehadeti, sadece bir hareketi değil, bir aileyi derinden yaraladı. Babası, sekiz sene önce bir evladını ruhi bunalımla kaybetmişti. Şimdi, ikinci oğlunun kahramanca düşüşüyle karşı karşıyaydı. Gözyaşları içinde, yüreğine taş basarak feryat etti: “Bu başımıza gelen ikinci felaket. Biz. Bu acıya nasıl dayanacağız!”
Bu acı, sadece babanın değil, tüm bir milletin acısıydı. Ailesi, bu büyük fedakârlığın ardından gelen yangına dayanmaya çalışırken, bir hafta sonra evinde okutulan mevlüt dahi düşmanın hedefi oldu. Mevlüt dinleyenlere yaylım ateşi açıldı ve bir Ülküdaşımız daha yaralandı. Bu saldırganlık, Mehmet Rauf Akra’nın mücadelesinin haklılığını ve düşmanın alçaklığını bir kez daha ortaya koydu.
EBEDİ MİRAS
29 Ağustos’ta ruhu semaya yükselen Mehmet Rauf Akra, 31 Ağustos’ta toprağa verildi. O sadece bir dava adamı değil, bir abideydi. Yoldaşlarının dilinden dökülen bu sözler, onun destansı ruhunu anlatır:
“Büyük ülkümüzün yiğit neferiydi O.
Her zaman, her yerde hep ilerdeydi O.
Korkmadı, yılmadı, bayrağı bırakmadı.
Ölüme giderken bile neşeliydi O.”
O, karanlıklara karşı bir fenerdi. O, tehditlere karşı bir kalkan. O, genç yaşına sığdırdığı sonsuz cesaretiyle, adanmışlık yolunun neşeli şehidiydi.
"O, sadece toprağa verilmedi; 29 Ağustos 1979 günü, bir neşe ve adanmışlık yemini olarak tarihin yüreğine kazındı. Korkusuz bir gülüşün ebedi mirasıdır O."