"Kahramanlık, sadece kılıç tutanların değil, daha adını bile söyleyemeden vatan toprağına emanet edilenlerin destanıdır."
ADI VE YAZGISI
Tarih 17 Nisan 1978’i gösterdiğinde, Malatya semalarında kopan fırtına, sadece bir aileyi değil, Türk milletinin geleceğe dair umutlarını hedef almıştı. O, omuzlarına yüklenen büyük bir davanın en küçük, en saf neferiydi: ÜLKÜCÜ ŞEHİT MEHMET KÜRŞAT FENDOĞLU.
Doğduğu topraklar olan Malatya’yı, henüz tam olarak tanıma fırsatı bulamadan cennetin bir parçası yapmıştı. Adı, binlerce yıllık destanlardan süzülüp gelmiş bir emanetti; soyadı ise, dönemin çetin siyasi rüzgârlarında Türk Milliyetçiliğinin en büyük direnişçilerinden biri olan Hamit Fendoğlu’ndan geliyordu. O, büyük bir mirasın torunuydu.
BİR YAŞINDAKİ SİPER
Yaşamının baharı, yalnızca birkaç nefeslik kısa bir ân kadardı. Henüz dili dönüp de “vatan” diyememiş, henüz “hürriyet” kelimesinin anlamını öğrenememişti. O, kimlik bilgilerine işlenen en masum unvanı taşıyordu: MESLEĞİ: ÇOCUK. 1 yaşındaydı.
Küçücük ömrü, büyük bir fedakârlık atmosferinde geçiyordu. Babası, ülkesine olan borcunu ödemek üzere askerdi; vatan savunmasının en ön cephesinde görevdeydi. Mehmet Kürşat Fendoğlu, daha bir yaşındayken dahi, babasının temsil ettiği mukaddes göreve ortak olmuş, adeta cephedeki askerin evdeki en kırılgan siperi haline gelmişti.
KARANLIĞIN POSTASI: 17 NİSAN 1978
O karanlık gün, 17 Nisan 1978, Malatya’daki Fendoğlu ailesinin yuvası, sinsi bir ihanet eylemiyle karşı karşıya kaldı. Büyük bir davanın bedelini ödeyen bu kahramanlar, yüz yüze bir mücadelede değil, evlerine sessizce sokulan bir felaketle hedef alındı.
Tüm aile fertleri Hamit Fendoğlu’nun evindeydi. Gözü dönmüş düşmanlığın soğuk nefesi, kapılarına posta yoluyla gelen o hain paketin içindeydi. Sinsi bir tuzak, masumiyetin üzerine kurulan en alçak pusu, bu paketin içinde gizliydi.
ZAMANIN DURDUĞU AN
Dedesi Hamit Fendoğlu (Hamido), gelen paketi açtığı o an, sadece bir bombanın fitili ateşlenmedi; bir milletin yüreğinde kapanmayacak bir yara açıldı. Patlama, sesi Malatya’yı aşıp nesiller boyu yankılanacak bir trajediye dönüştü.
Bu saldırıda şehit olanlar sadece bireyler değildi; onlar, bir ailenin üç kuşağıydı, geleceğe dair tüm umutlardı. Dede Hamido, kalkanı oldu, ama patlama herkesi yakaladı. Annesi Hanife, küçük kardeşi Melih Bozkurt ve bir yaşındaki Mehmet Kürşat Fendoğlu; dördü birden, aynı anda ve aynı kahırla, vatan davasına parçalanarak şehit düştüler.
Mehmet Kürşat, daha yürüyecek gücü olmadan, omuzlarına yüklenen o devasa ideal için, hayatının ilk ve son fedakârlığını yaptı. O, bir yaşındayken, davası uğruna şehit olan en küçük Bozkurt olarak tarihin en acı sayfasına adını altın harflerle yazdırdı. Onun şehadeti, Türk Milliyetçiliğinin bedelinin, en saf ve en masum canlarla dahi ödenebileceğinin ispatı oldu.
"Bir yaşındaki Mehmet Kürşat, bedeniyle değil, emanet aldığı büyük davaya verdiği en erken, en masum cevapla, sonsuza dek Türk Milliyetçiliğinin şehadet mührü olarak kalacaktır."