“Bazılarının ömrü, bir mumun alevi kadar kısadır; ancak o alev, bütün bir millete yol gösterir.”
DOĞDUĞU TOPRAĞIN YEMİNİ: IĞDIRLI BEHRAM
Tarih 26 Ağustos 1980’i gösterdiğinde, Iğdır sadece bir şehir değil, bir adanmışlığın destanının yazıldığı yer haline gelecekti. Behram, kaderin erken sınadığı bir yiğitti. Gözlerini Iğdır’ın kadim topraklarında açtı, ancak hayat yolculuğuna genç yaşta babasını kaybetmenin ağırlığıyla devam etti. Bu erken kayıp, onu yıldırmadı; aksine, demir gibi bir iradeyle Ankara’nın ışığına yürüdü. Gazi Üniversitesi’nin Elektrik Mühendisliği bölümünü kazandı; zorlukları zekâsıyla, yetimliği azmiyle yendi ve mühendis olarak mezun oldu. O, sadece bir öğrenci değil, memleketine hizmet etme yemini eden bir bilim neferiydi.
ADANMIŞLIK YILLARI VE KUTSAL GÖREV
Genç Behram, 1975-76 yıllarında Kastamonu Şeker Fabrikası’nda stajını tamamladıktan sonra Ankara’ya geri döndü. Şehadetine giden yolu, özel bir kuruluşta çalışarak ve aynı zamanda yedek subay olarak kutsal askerlik görevini yerine getirerek örüyordu. O, hem bilimin insanı hem de vatanın nöbetçisiydi. Gözü hep Ankara’nın ilerisinde, ancak kalbi her zaman Iğdır’daki anası ve kardeşlerinin yanındaydı. O, duruşuyla, eğitimiyle ve mesleki başarısıyla ülküye olan inancını en yüksek mertebeye taşımıştı.
BİR KARDEŞİN ATEŞİNE KOŞUŞ
O karanlık günlerin karmaşasında, Behram’ı Iğdır’a çeken sadece aile hasreti değildi; bir ülküdaşının şehadetiydi. O, sadece matem tutmak için değil, düşen bir neferin ardından bayrağı taşımak ve ailesini teselli etmek için gitmişti. Bu gidiş, bir göreve çağrılış, bir sadakat yeminiydi. Annesini ve kardeşlerini görmek, ülküdaşının cenazesine omuz vermek için attığı bu son adım, aslında kendi kaderine doğru attığı destansı bir yürüyüştü.
ZULMÜN BASKINI VE SON KARAR
Iğdır’da, ana ocağının huzurunda dinlendiği o gece, nefret ve karanlık evin kapılarına dayandı. Devrimci solcu-komünist militanlar, uyku halindeki bir eve alçakça bir baskın düzenlediler. Amaçları sadece Behram değildi; amaçları ocağı dağıtmak, imanı yok etmekti.
Dehşet anında, kahpe kurşunlar önce annesini buldu; üç el ateş edilerek yaralandı. Kız kardeşi, dipçik darbeleriyle yüzünden vurulup yere serildi. Başka bir odada olan erkek kardeşi ise şiddetle alıkonuldu, yardıma gelmesi engellendi.
Bütün bu zulüm ve acı sesleri evin içinde yankılanırken, Behram diğer odadaydı. O an, bir saniyelik bir duruş, bir nefes alma fırsatı vardı. Saklanabilirdi, sessiz kalabilirdi. Ama Behram, bir yiğit, bir mühendis, bir ülkü neferiydi. O, ailesinin parçalanışını dinlemeyi reddetti. O, karanlığın üzerine yürümeyi seçti.
SON NEFES, SON KALKAN
Annesinin ve kardeşlerinin acı feryadını duyduğu o an, Behram için artık kaçış değil, sadece fedakârlık vardı. Evin içinde yaralı annesinin ve çaresiz kardeşlerinin arasına bir kalkan gibi girdi. O diğer odadan dışarıya adım attığında, saldırganlar için hedef tekti, ancak Behram için bu, son görevini yerine getirme anıydı.
Silahlar patladı. Kurşunlar, vatanı, ailesi ve davası için bir an bile tereddüt etmeyen Behram’ın göğsüne saplandı. O, ailesini korumak için, o karanlık gecenin dehşetini üzerine çekerek şehit oldu. Behram, sadece 26 Ağustos 1980 tarihinde Iğdır’da şehit olmakla kalmadı; o gece, ailesi için kendini ateşe atan bir kahramanlık timsali olarak tarihin sayfasına yazıldı.
“Unutmayın; bazı hayatlar anlatılmaz, hissedilir. Behram’ın mücadelesi, yalnızca bir tarihe değil, sonsuzluğa atılmış bir cesaret imzasıdır.”