"Ölüme yürüyenler bilirdi ki, isimleri silinse bile duruşları, toprağın kalbine mühürlenecektir."
KİMLİĞİ VE BİLİNMEYEN YEMİNİ
O, bir simgeydi. Adı, mücadelesiyle birlikte anılan, destansı bir devrin çelikleşmiş iradesiydi: YAŞAR AKSU. Hayatı, sadece bir doğum ve ölümler zinciri değil; adanmışlığın ta kendisiydi. Tarih defterleri, onun tam olarak nerede nefes alıp vermeye başladığını (DOĞUM YERİ) kaydetmemiş olabilir. Fakat onun kimliği, sadece bir unvanla parıldıyordu: ÜLKÜCÜ ŞEHİT. Bu unvan, tüm eksik bilgilerin üzerinde bir yemin, tüm coğrafyaların ötesinde bir duruştu. Yaşar Aksu, kendisini tanımlayan sıfatları cübbelerinden veya mesleklerinden (MESLEĞİ) değil, millete olan sarsılmaz sadakatinden almıştır. O, sıradan bir hayat sürmek yerine, adını rüzgâra feda etmeyi seçenlerdendi.
KARANLIĞIN KALBİ: ORDU-ÜNYE
Takvimler, ülkenin en çetin, en karanlık günlerini gösteriyordu. 25 Ağustos 1980'e yaklaşılırken, Anadolu’nun her köşesi bir mücadele alanıydı. Yaşar Aksu, kahramanlık destanını yazmak için Ordu’yu, Karadeniz’in o vakur kıyı şehri Ünye’yi kendine sahne seçti. Bu coğrafya, artık bir ticaret veya yaşam yeri değil, onun davasının son siperi haline gelmişti. Mesleği, bir masa başı işi ya da bir zanaat değil, bizzat vatanın bekçiliğiydi. Ünye’nin dar sokaklarında, gözleri kararlılıkla parlayan bu adam, omuzlarına yüklenen ağır sorumluluğu taşıyarak, adım adım kaderine yürüdü.
ATEŞ ÇEMBERİNE GİRİŞ: SONSUZ 25 AĞUSTOS
Ve beklenen an geldi. Bütün bir milletin geleceğinin pamuk ipliğine bağlı olduğu o meşum gün: 25 AĞUSTOS 1980.
Olay gününe dair detaylar, yaşanan çatışmanın yoğunluğu ve kahramanın son mücadelesinin şekli tarihin sisli sayfalarında gizli kalmıştır (OLAY GÜNÜ: .......). Fakat bu bilinmezlik, Yaşar Aksu’nun fedakârlığını daha da yüceltir. Bilinmeyen, onun tereddüt etmediği o son andır. O, sadece bir olayın kurbanı değil, bilerek ve isteyerek o ateş çemberine girmeyi seçen bir kahramandı.
Kaç kurşunun onu bulduğu, hangi sözlerin son nefesinde dilinden döküldüğü önemli değildir. Önemli olan, tehlikenin en yoğun olduğu anda, geriye dönmeyi bir an bile düşünmemesidir. Sessiz kalan o ham metin satırları, Yaşar Aksu’nun hayatının son anlarında bile ne denli kararlı ve davasına adanmış olduğunun, kuru bir kayıttan öte, destansı bir kanıtıdır. O, bilinmeyenle yüzleşti ve bedelini ödedi.
EBEDİYETİN MÜHRÜ
Yaşar Aksu, Ordu-Ünye’de, 25 Ağustos 1980 günü, fiziki varlığını toprağa emanet etti. O gün düşen bir bedendi, ancak yükselen, bir bayrak gibi dalgalanacak olan ebedi bir ruh, bir adanmışlık yeminiydi. Onun doğum yeri, mesleği ve şehadetinin tam detayları tarihin tozlu raflarında kaybolmuş olabilir; ama onun bıraktığı yankı, bir davanın ne uğruna feda edilebileceğinin en güçlü ispatıdır. O, sadece Ünye toprağına değil, aziz milletin hafızasına mühürlenmiştir.
"Tarih, sadece doğanları değil, toprağa düşerken bile adanmışlığını fısıldayanları yazar. İşte o fısıltı, bugün bize destandır."