"Bir işçinin elleri, yalnızca ekmek teknesini tutmaz; gerektiğinde ülkü denen kutsal sancağı da taşır."
İDEALLERİN EMEKÇİSİ
Adana’nın sarsılmaz iradeli evlatlarından biriydi Mehmet Göktaş. Hayatı, demir ve çelik kokusuyla kutsanmış bir fabrikanın derinliklerinde, alın teriyle yoğrulmuştu. O sadece bir meslek erbabı değil, aynı zamanda yüreğinde taşıdığı kutlu bir davanın neferiydi. Kardeşi Hasan Göktaş ile omuz omuza çalışıyor, ekmeğini dürüstçe kazanırken, ruhunu da iki büyük ülkü ocağının ateşiyle besliyordu: Ülkücü İşçiler Derneği ve Ülkücü Gençlik Derneği. Bu adanmışlık, onun hayatını sade bir işçilikten, anlamlı bir mücadeleye dönüştürüyordu.
KARARLILIĞIN BEDELİ
Mehmet Göktaş, seçtiği bu yolun ağır bedelini biliyordu. Karanlığın gölgeleri, sadece sokaklarda değil, hayatlarının her anında onları takip ediyordu. O ve kardeşi Hasan, idealizmleri yüzünden daha önce de hain saldırılara uğramış, tehditlerin acı yüzüyle tanışmışlardı. Ancak bu yiğit kardeşler, tehditler ne denli büyük olursa olsun, yollarından dönmediler; her saldırı, onların inançlarını daha da keskinleştiren bir çelik misali oldu.
RAMAZAN VE SON YOLCULUK
Takvimler, milletin birlik ve maneviyatla dolu olduğu bir zamanı, 23 Ağustos 1979’u gösteriyordu. Mübarek Ramazan ayıydı. Mehmet ve Hasan, en doğal haklarını kullanarak çarşıya çıkmış, günlük ihtiyaçlarını gidermişlerdi. Alışverişlerini tamamlayan iki kardeş, sükûnet içinde evlerine dönmek üzere Adana sokaklarında yürüyordu. Bu, bir işçinin, bir müminin huzur içinde geçirmeyi dilediği sıradan bir akşamdı.
SON DURUŞ VE EBEDİ ŞEHADET
Ancak Adana’nın o masum akşamı, kin ve nefretle pusuya yatmış bir ihanetle parçalandı. İdeolojik saplantıların kör ettiği devrimci solcu-komünist militanlar, savunmasız kardeşlere karşı silahlarını çektiler. Saldırı aniden, alçakça ve büyük bir şiddetle başladı.
Bu kahpe pusu karşısında dahi duruşunu bozmayan Mehmet Göktaş, davasına olan bağlılığının son nişanesini verdi. Kardeşi Hasan Göktaş bu hain ateşte ağır yaralanırken, emekçi Mehmet Göktaş, düştüğü yerde bir kahramanlık anıtı oldu. O, bedenini siper ederek, yalnızca kardeşini değil, uğruna savaştığı tüm değerleri de korumaya yemin etmişçesine direndi.
Mehmet Göktaş, 23 Ağustos 1979 günü, alın teriyle kazandığı hayatını, uğruna can verdiği ideallere mühürleyerek şehadet mertebesine yükseldi. O’nun ölümü, sadece bir işçinin kaybı değil; bir milletin davası için ödenen yüksek bir bedelin, destansı bir fedakârlığın hikayesidir.
"Alın teri kurumadan, kanıyla vatan toprağını sulayan şehitlerin sessiz çığlığı, nesiller boyu sürecek bir ahittir."