"Bazı hayatlar kısadır, ama taşıdıkları amaç uğruna bir çağın tüm destanını sığdırırlar."
KİMLİĞİ VE YÜKSELEN SES
Trabzon’un Akçaabat ilçesinin kadim ruhu ve Giresun’un Şebinkarahisar coğrafyasında, 30 Mart 1958 tarihinde, ülkücü bir kahramanın hayat yolculuğu başladı: OSMAN ZEKİ KAPTAN. Henüz 23 bahar görmüş bu genç, ömrünün en verimli çağında davasına adanmışlığıyla İstanbul’un zorlu sokaklarında bir meşale gibi parlıyordu. Kocasinan-Siyavuşpaşa semtinde ikamet eden, gündüzleri alın teriyle ekmeğini kazanırken, geceleri geleceğe dair umutları peşinde Bakırköy Akşam Ticaret Lisesi’nin sıralarını aşındıran bir öğrenciydi. O sadece bir meslek sahibi (Esnaf) değildi; o, yüksek bir ülkü uğruna bedenini siper eden bir neferdi.
ADANMIŞ BİR ÖMÜR: MÜCADELENİN İZLERİ
Osman Zeki Kaptan, ticari hayatın gerektirdiği sükûnetten çok daha fazlasını taşıyordu. Ağabeyi Halil ile omuz omuza işlettikleri Nalburiye dükkânı, onun gündelik yaşamının cephesiydi. Ancak asıl cephe, inandığı değerler için yürüttüğü amansız mücadeleydi. Bu adanmışlık, ona daha önce zindan kapılarını açmış, vatan aşkı uğruna hapsedilmişti. O, cezaevinden çıkmış, ama ruhunda taşıdığı kararlılıktan zerre kaybetmemişti. Dört duvar, onun imanını söndürememiş; aksine, onu daha büyük bir göreve hazırlamıştı. O, geri adım atmayan, bedel ödemekten çekinmeyen bir dava adamıydı.
SON VAZİFE: NALBURİYE VE KADER ANI
20 Ağustos 1980 Çarşamba günü, İstanbul’un üzerinde ağır bir hava vardı. Osman Zeki, dükkanında, gündelik bir görüşme için telefonla konuşuyordu. O anlar, masumiyetin ve günlük telaşın son nefesleriydi. Zira karanlık, kalleş bir planla kapıya dayanmıştı. Çalınmış bir otomobille, devrimci solcu-komünist militanlar, ülkü ve millet davasının bu yiğit esnafını hedef almıştı. Ellerindeki silahlar, nefretin dilini konuşuyordu.
20 AĞUSTOS 1980: VEDA VE İSTANBUL TOPRAĞI
Hain kurşunlar, cephede değil, kendi iş yerinde, en savunmasız anında onu buldu. Silahlar ateşlendi, sesler sustu. Ağır yaralanan Osman Zeki Kaptan, dükkanının eşiğinde, inandığı değerler uğruna son nefesini vererek şehitlik makamına erişti. 23 yaşındaki yiğidin fani bedeni, davasının toprağı olan İstanbul'a emanet edildi. O gün, genç bir hayatın sonu değil; ülkü uğruna verilen mücadelenin kanla yazılmış en trajik sayfalarından biri açılmıştı.
BABANIN EN ACI YEMİNİ
Osman Zeki'nin fedakârlığı ve şehadeti, sadece onun hikayesi değildi. Arkasında bıraktığı yüreklerde, dayanılması zor bir acı fırtınası esiyordu. Şehidini toprağa veren babası, oğlunun mezarını ziyaret ettiğinde, kederin en yıkıcı gücüyle yüzleşti. Bir babanın evlat acısına duyduğu o tarifsiz özlem, o bitmek bilmeyen yas, fiziksel varlığın dahi kaldıramayacağı bir yüktü. Evladının kabri başında, kalbi omuzladığı bu büyük kederin ağırlığına dayanamadı; kalbi durdu ve vefat etti. Kahraman oğluyla ebediyette buluşmak için, son nefesini, evladının mezar taşının başında verdi. Böylece, Osman Zeki Kaptan’ın şehadeti, vatan uğruna verilen mücadelenin ve bu mücadelenin aileler üzerindeki yıkıcı etkisinin en destansı, en yürek dağlayıcı kanıtı olarak tarihe kazındı.
"Onlar ki, bu toprakların bedelini hayatlarıyla ödediler; şehadetleri sadece bir son değil, milletin vicdanında yanan sönmez bir meşaledir."