"Bazı hayatlar bir kitaptan çok, bir yemindir. Yakup Cengiz Yamakoğlu’nun adı, o yeminin mühürlendiği tarihtir."
KİMLİĞİ VE EBEDİ DURUŞU
O, sadece bir isim değildi; bir davanın onur sözüydü: Yakup Cengiz Yamakoğlu. Dünya üzerinde nerede doğduğu, hayatını hangi meslekle kazandığı, hangi topraklarda ilk nefesini aldığı belki de bilinmeyen bir sır perdesinin ardında kalmıştır. Çünkü onun kimliği, sadece fiziksel doğuşuyla değil, mensup olduğu ülküye olan sarsılmaz bağlılığıyla tanımlanmıştır. O, sıradan bir hayatın peşinde koşanlardan değil, büyük ve çetin bir mücadelenin isimsiz neferlerinden biri olmayı seçmiştir. Bilinmeyen doğum yeri, onun bu vatanın her köşesinden çıkabilecek bir kahraman olduğunu, bilinmeyen mesleği ise omuzladığı yükün tüm dünyevi uğraşların üzerinde olduğunu haykırmaktadır.
RİZE'DE YAZILAN KADER
Kader, onu Karadeniz’in hırçın, onurlu ve dik duruşlu coğrafyasına, Rize’ye çağırmıştı. Rize, 1980 yılının o kasvetli günlerinde sadece bir şehir değil, bir imtihan sahası, ideallerin ateşte sınandığı bir cepheydi. Yakup Cengiz Yamakoğlu, fırtınanın en şiddetli olduğu o noktada, geri çekilmeyi reddeden bir kararlılıkla görev başındaydı. O, duruşuyla fırtınaya meydan okuyan, inancıyla karanlığa ışık tutan bir meşale gibi, beklenen sonun üzerine kararlılıkla yürüyordu.
SON ADIM VE BİLİNMEYEN YÜCELİK
Olayın tam olarak nasıl yaşandığı, hangi sözlerin son kez söylendiği, hangi cesaretin son kez kuşanıldığı, tarihin tozlu sayfalarında bir sır olarak kalmıştır. Olay Günü’nün detayları, ne yazık ki bize tam olarak ulaşmamıştır. Ancak bir kahramanı tanımlayan şey, yaşadıklarının detayları değil, o detayın sonunda gösterdiği fedakârlığın büyüklüğüdür.
Yakup Cengiz Yamakoğlu, o gün, bilinmezliğin ve tehlikenin üzerine alnı açık, yüreği iman dolu bir şekilde yürüdü. Hangi tehdidin karşısına dikildiğini, hangi ihanet çemberini yararak geçtiğini bilemesek de, o an verdiği kararın, ülkücü kimliğinin son ve en yüce ifadesi olduğu kesindir. O, karanlıkta kalan o son anında dahi, eğilmemiş, bükülmemiş, inancından zerre taviz vermemiştir. Son nefesini vermeden önce attığı o adsız adım, kendisiyle birlikte tüm ideallerini ölümsüzleştiren bir destan yazmıştır.
20 AĞUSTOS 1980: IŞIĞIN SÖNMEDİĞİ TARİH
Ve takvimler, o fedakârlığın tescillendiği anı işaret etti: 20 Ağustos 1980.
Yakup Cengiz Yamakoğlu, Rize’nin sarp yamaçlarında, gençliğinin baharında, inancı uğruna canını ortaya koydu. O, sadece bir can vermedi; bir ülküye, bir adanmışlığa tanıklık etti. Vücudu o gün toprağa karışsa da, ruhu ve azmi, 1980 yılının en karanlık dönemecinde, sonraki nesillere yol gösterecek bir yıldız gibi gökyüzüne asıldı. O gün, onun için bir son değil, kahramanlık makamına yükselişin başlangıcı oldu.
"Yakup Cengiz Yamakoğlu’nun hikayesi, ölümün değil, sadece ve sadece adanmışlığın bilinmezlikle mühürlenmiş destanıdır."