"Geriye dönmek mümkün olmadığında, bir yiğidin tek sığınağı onurudur. O, canını değil, adını lekeleyen iftiraya boyun eğmedi."
KİMLİĞİ VE İLK SÜRGÜN
Karadeniz’in çetin rüzgârlarında, Trabzon’un Sürmene ilçesine bağlı Kahraman köyünde yeşerdi İsmet Şahin’in fidanı. O, vatan toprağının sadık bir evladı, çiftçilikle geçinen, yedi evladı ve yuvası olan, sırtını dayadığı değerlerle ayakta duran bir babaydı. Ancak 1977 yılında, kaderin ağları örüldü ve ülkenin içine düştüğü o büyük keşmekeş, onu istenmeyen bir kan davasının ortasına attı. Artık yuvası Sürmene, hasımları yüzünden bir zindana dönüşmüştü.
İsmet Şahin, ailesini koruma güdüsüyle, bir kahramanın sessiz fedakârlığını gösterdi. Gizlice varını yoğunu sattı. Bir alacakaranlık vakti, çocuklarını ve kardeşi Ömer’i yanına alarak, ardında bıraktığı topraklara son bir kez baktı ve belirsizliğe doğru, Giresun’a göç etti.
ATEŞ ÇEMBERİNDEKİ İMTİHAN
Giresun, o yıllarda Fatsa kadar tehlikeli, kurtarılmış bölgelerin oluşturulduğu, milletin ruhunun sınandığı bir coğrafyaydı. Masumların dahi halk mahkemelerinde yargılandığı, hatta Cuma hutbelerinde komünizm vaazlarının verildiği bir dönemdi.
İsmet Şahin, ailesini yaşatmak için en ağır bedeli ödemek zorundaydı: Kamufle olmak. Fındık bahçelerinde çalışırken, yakalanma tehlikesinden kaçınmak için kendisini manevi dünyasına yabancı olanların arasına attı. Bedeni kurtulmuştu, lakin ruhu zincir altındaydı. Milli ve manevi değerlerini yaşayamamak, onun için bedeni bir yaradan daha ağırdı; için için yanıyordu. Bir Ülkücünün bayrağından uzak kalması, çölde susuz kalmak gibiydi.
Bu dayanılmaz manevi baskı altında, İsmet Şahin yeni bir kaçış yolu aradı. Daha büyük, daha kalabalık, belki de daha az göze batabileceği bir limana; İstanbul’a doğru yola çıktı.
BÜYÜK TUZAK VE ZAN
İstanbul’da, Milliyetçi-Ülkücü kimliği, yedi çocuğunun geçim derdiyle birleşti. O, sadece ailesi için değil, inandığı değerler için de ayakta kalmaya çalışıyordu. Ancak kurtulduğunu sandığı tehlike, oturduğu semtte onu pusuya düşürmüştü. Bir gün, emniyet güçleri ile komünist militanlar arasında kanlı bir çatışma patlak verdi.
Bu karmaşanın, bu kurşun ve barut dumanının ortasında, mukaddesatın bekçisi bir Türk askeri yere yığıldı. Askerimizi vuran meçhuldü. Kaos sona erdiğinde, orada arada kalan İsmet Şahin de olayla ilgili sorumlular arasında emniyete alındı.
Düşman, bu fırsatı kaçırmadı. Hain bir zihin, karanlık bir iftirayı fısıldadı: "İsmet Şahin bizdendir, askeri o vurdu!"
SON DURUŞ: ONURUN BEDELİ
Kahraman İsmet Şahin, bir anda hayatını altüst eden, namusuna sürülen bu ağır zan altında kaldı. O, her şeyi göze almıştı; kaçak yaşamayı, yoksulluğu, ideolojisine yabancı kalmayı... Ama hayatında hiçbir zaman kabul edemeyeceği, ruhunun isyan ettiği tek bir şey vardı: Bir Türk askerini vurmakla itham edilmek.
Bu, onun için ölümden de ağır bir ithamdı. O, yedi evlat sahibi bir baba, onurunu bayrağının gölgesinde saklayan bir Ülkücüydü. Bir askerin kanının eline bulaşması, onun en büyük vicdan azabı, en büyük leke olacaktı. İsmet Şahin, kendisine dayatılan bu yalanı, canının karşılığında dahi kabul etmedi. O an, bir ölüm kalım davası değil, bir namus davası başladı.
İsmet Şahin, sadece varoluşunu değil, sahip olduğu tüm değerleri reddeden bu iftira zincirini kırmak için hayatını ortaya koydu. O, sadece bir çatışmanın ortasında kalmadı; devleşen bir iftiranın hedefi oldu. Ve bu ağır zan, ne yazık ki, onun hayatının son kararını mühürledi.
EBEDİYET
Takvimler 20 Ağustos 1987’yi gösterdiğinde, kahramanlık destanı acı bir sonla noktalandı. İstanbul’da, işlemediği bir suçun, kabul etmediği bir ihanetin bedelini ödedi. O, kurşunlarla değil, zalim bir iftiranın boynuna geçirdiği ilmikle Şehit düştü.
Şehit İsmet Şahin, sadece canını vermedi; o gün, bir Ülkücünün namusunun, en ağır itham karşısında dahi eğilmeyeceğini destanlaştırdı.
"Kimi zaman kurşun değil, iftira öldürür. Ama şehadeti getiren, ölümsüz bir vicdanın son nefeste dahi Hakk’a şahitliğidir."