"Bazı hayatlar, sadece yaşadıkları dönemin değil, geleceğin de mührü olur. Onlar, en karanlık çağlarda bile, vicdanın pusulasıdır."
KİMLİĞİ VE ALIN TERİNİN ŞEREFİ
Ferhat Koç. O, büyük makamların, yüksek mertebelerin adamı değildi. O, bu vatanın çilesini omuzlarında taşıyan, bileğinin gücüyle yaşayan bir neferdi. Bir "İşçi" olarak alın terini kutsadı, bir plastik imalathanesinde çalışarak helal rızkının peşine düştü. Şişli’nin Halide Edip Adıvar Mahallesi’ndeki Pazar Sokağı, onun sadeliğinin ve sıradan kahramanlığının şahidiydi. Doğum yeri meçhul kalsa da, durduğu yer, inançlarının ve adanmışlığının en net haritasıydı. Ferhat Koç, sadece bir işçi değil, aynı zamanda milli duruşun da çelikten bir neferiydi.
ATEŞ ÇEMBERİNDE BİR DURUŞ: 1980’İN KANLI ŞAFAĞI
Tarih 20 Ağustos 1980’i gösterdiğinde, Türkiye nefesini tutmuş, bir kaos denizinde boğuluyordu. Komünist terör örgütlerinin sokakları kana buladığı, kızıl bir ihtilal hayaliyle masumları hedef aldığı o karanlık günlerde, sadece İstanbul’da değil; Denizli’de, Malatya’da, Adana’da, Ankara ve Kayseri’de toplam 11 can siyasi saiklerle katlediliyordu. Terör, mahalle aralarında Ülkücü avına çıkmış, millî şuura sahip herkesi temizleme hedefi gütmekteydi.
Ferhat Koç’un tek ‘suçu’, inandığı değerlere sırt çevirmemek, MHP’li duruşundan taviz vermemekti. Bu çelikten irade, onu karanlık güçlerin hedefi haline getirdi.
PUSU VE SON YÜRÜYÜŞ
Bu kahramanlığın bedeli, sinsi bir planla ödetilecekti. Markist Leninist DEV-SOL örgütünün muhbirlerinden gelen bir ihbarla işaretlendi Ferhat Koç’un adı. “Bu faşist cezalandırılmalıdır,” emri verildi. Garip Delibaş komutasında, Musa Elmas ve Aşur Bülbül ile beraber tetikçiler organize oldu. Bir sabah, bir işçinin ekmeğinin peşindeki en masum yürüyüşü, bir pusuya dönüştürüldü.
20 Ağustos 1980, Çarşamba sabahı. Saat 06.30’da belirlenen yerde bir araya gelen caniler, Ferhat Koç’un evinden çıkıp işe giden yolunu beklemeye başladılar. Saat 07.15 civarında, Ferhat Koç, her zamanki gibi sadık bir arkadaşıyla beraber, hayatı ve işine olan borcunu ödemek üzere Pazar sokağa adımını attı. O, yürüdüğü yolun kendisi için yazılmış bir kader yolu olduğundan habersizdi.
KAHRAMANLIĞIN EN YÜKSEK MAKAMI: ŞEHADET
Sokak daraldığında, pusunun kurucuları ortaya çıktı. Musa Elmas ve Garip Delibaş, tabancalarını çektiler ve işçinin son yürüdüğü bu kutsal sokağın ortasında, tehditler savurdular: “Davranma!”
O an, bir işçi, inançlarının bedelini ödemek zorunda kalan bir nefer, silahsız ve hazırlıksızdı. Ancak Ferhat Koç'un duruşu, silahların korkusundan daha büyüktü. İki ayrı silahtan çıkan mermiler, o an hür bir ruhu hedef aldı. Olay yeri inceleme raporları ve otopsi kayıtları, saldırının vahşetini gözler önüne serdi: Vücuduna tam altı kurşun isabet etti.
Ferhat Koç, aldığı kurşun darbeleriyle yere yığılırken, arkasında yalnızca basit bir işçi hikayesi değil, bir millete adanmışlığın en ağır bedeli olan şehadeti bıraktı. Katiller, yazdıkları bildiri parçasını canının yanına fırlatıp kaçarken, onun yere düşen bedeni, 1980 kaosunun ortasında yükselen bir onur anıtı oldu. Ferhat Koç, o Pazar Sokağı’nda can verdi; ancak bu vatanın vicdanında sonsuzluğa yürüdü.
"O, ekmeği için yola çıkan bir işçiydi; ancak o gün vatan için attığı o son adım, tarihe sadece bir biyografi değil, adı asla unutulmayacak bir fedakârlık yemini olarak kazındı."