"Bazı insanlar sadece bir ömür yaşamazlar; duruşlarıyla bir milletin vicdanına mühür olurlar."
BİR MİLLETİN YÜREĞİNDE YANAN KOR: KİMLİĞİ
Kırıkkale’nin yiğit evladıydı o. 1956 yılında bu topraklara gözlerini açtığında, kaderinde bir destanın tohumları gizliydi. Adı YILMAZ PEKGÖZ. Mesleği, çağının en büyük şahitliği olan Öğrenci kimliğiydi. Fakat ne yazık ki, ölümsüzlük yolculuğu çok erken tamamlandı. 19 Ağustos 1980 günü, Tekirdağ’da, ideallerine olan bağlılığının bedelini canıyla ödeyerek ŞEHİTLİK mertebesine yükseldi.
ADANMIŞLIĞIN GENÇLİK YILLARI VE DURUŞU
Yılmaz, sadece ders çalışan bir genç değil, ülkü sancağını omuzlayan bir liderdi. Tekirdağ Meslek Yüksek Okulu’ndaki öğrenimi sırasında tam iki yıl boyunca okul başkanlığı görevini üstlendi; gençliğin sesi, dürüstlüğün temsilcisi oldu. Adanmışlığı sadece okul duvarları ile sınırlı kalmadı. 1979 ile 1980 yılları arasında, memleketin en zorlu döneminde Tekirdağ MHP Gençlik Kolları Başkanlığı’nı üstlenerek, fırtınaya karşı dimdik durdu. O, inancından zerre taviz vermediği için, o dönemin karanlık gölgesi altında çokça iftiralara uğradı; ancak karakteri her zaman lekesiz kaldı.
KADERİ BEKLEYEN DÖNÜŞ VE KARANLIK EŞİĞİ
1980 yılı geldiğinde, Yılmaz azmiyle yeni bir kapı araladı: Üniversite sınavında başarılı oldu ve İstanbul Hukuk Fakültesini kazandı. Hukuk, onun adalete olan inancının nişanesi olacaktı. Kaydını yaptırdı, hayallerini yanına alarak Tekirdağ’a geri döndü.
Fakat felek, onun için başka bir yazgı hazırlamıştı. Yılmaz eve döndükten yalnızca iki gün sonra, 12 Eylül 1980’in kara ihtilali ülkenin üzerine çöktü. Darbecilerin ilk hedefi, vatan sevgisiyle yanan Ülkücü gençler oldu.
300 METRELİK VAHŞET YOLCULUĞU VE İŞKENCEHANELER
Tekirdağ’da, Yılmaz’ı yatağından alıp götürdüler. Oysa ki ne büyük bir ironiydi; evi ile götürüldüğü askeri garnizonun arası sadece 300 metre idi.
Fakat o 300 metre, Yılmaz için ne bitmek bilmez bir yol oldu! Vahşetin, kinin ve işkencecilerin piyonları onu bu kısacık mesafe arasında defalarca gezdirip durdular. Ona baskı yapmaya, suçsuz olduğu halde sorular sormaya başladılar. Yılmaz, suç işlemediği gerçeğiyle başını dik tutarken, sorgular peş peşe geldi; ardından insanlık dışı dayak ve işkencenin en ağır türleri sökün etti.
SUÇSUZLUĞUN DESTANSI DİRENİŞİ VE SON NEFESİ
İşkencehaneler bir sınavdı; bedenler kırılabilir, ama ruhlar eğilemezdi. Yılmaz, suçları kabul etmemekte direndikçe, vicdanını yitirmiş, köpekleşen işkenceciler kuduzca baskılarını artırdılar. Onun onuru ve dürüstlüğü, cellatların en büyük düşmanıydı.
Günler süren o karanlık sorgu neticesinde, Yılmaz’ın suçsuz olduğu anlaşılmıştı. İşkenceciler, ellerinde bir şey kalmadığı için onu serbest bırakmak zorunda kaldılar. Bırakıldı; ancak Yılmaz’ın bedeni artık bir harabeydi. Aldığı ağır ve zalim işkenceler, o gencecik bedene taşıyamayacağı yükler yüklemişti.
Şehit Yılmaz Pekgöz, onurunu kirletmedikçe direndiği o zalim sistemin pençesinden çıktıktan sonra, aldığı yaraların ağırlığına yenik düştü. Suçsuzluğunu canı pahasına ispatlayan bu kahraman öğrenci, inancının bedelini ödeyerek ebediyete yürüdü.
"Bazı zaferler bedene ait değildir. Onlar, en büyük işkenceler karşısında bile eğilmeyen ruhun sonsuz haykırışıdır."