"Bazıları evine ekmek, bazıları ise vatanın kutsal yükünü taşır. Cihangir Tatar, bu iki ağır yükü de aynı omuzda taşıyan destanlaşmış bir yiğitti."
BİR YÜREĞİN KÖKLERİ
Anadolu’nun kadim toprakları, 1950 yılında, fedakârlığın adını alacak bir kahramana kucak açtı. Osmaniye’nin Kadirli ilçesi, Cihangir Tatar’ın ilk nefesine şahit oldu. O, daha çocukluğunda Tatarlı köyünün ilkokul sıralarında, sadece ders kitaplarını değil, millet sevgisini de okumayı öğrendi. Kadirli Merkez Ortaokulu ve ardından lise yılları, onun karakterinin çelikleştiği, inancının kök saldığı dönemlerdi. Bir gün altı evladına hem baba, hem de milletine sadık bir nefer olacağının sözünü henüz o yıllarda, yüreğinde vermişti.
MİLLİ DURUŞ VE ADANMIŞLIĞIN ATEŞİ
Cihangir Tatar, okul hayatında sadece bir öğrenci değildi; o, çevresine ışık saçan bir liderdi. Okul başkanlığı görevini üstlenmesi, onun doğuştan gelen sorumluluk duygusunun ve öncülük vasfının kanıtıydı. Gençlik yıllarını sadece kişisel hedeflere adamadı; ülkücü hareketin ocağında aktif görevler alarak, milletinin geleceğine hizmet etme yemini etti. Onun hayatı, bir gencin önce ilimle, sonra ülküyle donanarak nasıl vatanın hizmetine sunulabileceğinin canlı bir örneğiydi.
ALIN TERİ VE VİCDANIN DİRENİŞİ
Adana’nın hareketli Meydan Mahallesi’nde, evini ve altı çocuğunu alın teriyle geçindiren Cihangir Tatar, hayatını dürüst emeğe adamıştı. Çukurova Elektrik’te bir operatör olarak, ülkesinin enerjisine hizmet ediyor, işinden arta kalan her anı ise Adana Ülkü Ocakları’na taşıyordu.
O dönemin karmaşık, karanlık ve baskıcı atmosferinde, bazı güç odakları onu kendi kanunsuz direnişlerine çekmeye çalıştı. Disk’in üyelik teklifiyle karşılaştığında, Cihangir Tatar’ın duruşu net ve sarsılmazdı. O, kanunsuzluğa ve yıkıma asla ortak olmadı, meşru olmayan direnişlere katılmayı reddetti. Bu red, sadece siyasi bir tavır değil; emeği ve vicdanı üzerine kurulmuş onurlu bir kahramanlık ilanıydı. O, masumiyetini ve temiz inancını, kaosun ortasında dahi koruyabilen bir direniş abidesiydi.
SON VARDİYA, SON ADIM
Tarih 18 Ağustos 1979’u gösteriyordu. O gün, Adana’nın sıcak ve boğucu havası, yaklaşan trajediye gebeydi. Cihangir Tatar, her zamanki gibi işini bitirmiş, dualarla evine, altı çocuğunun hasretiyle yanan yuvasına doğru yol alıyordu. O, sadece bir baba ve bir işçiydi; kafasında ertesi günün planları ve ailesine götüreceği ekmeğin telaşı vardı. Her şeyden habersizdi, çünkü kalbi dürüsttü ve kötülüğü beklemiyordu.
KAHRAMANLIĞIN EN YÜKSEK EŞİĞİ
Ancak pusudaki ihanet, gölgelerden sızarak onu bekliyordu. Evinin bulunduğu apartmanın onuncu katı, ona bir sığınak değil, bir pusu alanı oldu. Karanlık ideolojinin esir aldığı, komünist militanlar, kalleşçe bir planla onu bekliyorlardı. Silah ve bıçaklarla donanmış bu alçak saldırı, Cihangir Tatar’a evinin eşiğinde, en yüksek katta yöneltildi.
O, belki son anında ailesinin kapısına dokunuyordu. Belki son nefesinde adalet diye fısıldadı. O karanlık saldırının detayları, bir raporun soğuk satırlarında kaybolsa da, Cihangir Tatar, namuslu bir yüreğin fedakârlıkla örülmüş direnişini gösterdi. İhanetin ve kalleşliğin hedefi olsa da, duruşundan vazgeçmedi ve olay yerinde şehadet mertebesine yükseldi.
BİTMEYEN YOLCULUK
Cihangir Tatar’ın mübarek naaşı, doğduğu topraklara, Osmaniye Kadirli’nin Tatarlı Köyü’ne son kez taşındı ve ebedi istirahatgâhına tevdi edildi. 18 Ağustos 1979’da onuncu katta düşen bir yiğit, geride altı yetim ve temiz bir vicdanın lekelenmemiş sancağını bıraktı. O gün, sadece bir işçi değil, dürüstlüğün ve adanmışlığın sembolü şehit düşmüştü.
"Onun onuncu katta verdiği son nefes, namusun ve imanın en yüksek direniş belgesidir. Çünkü kahramanlar, evlerinin eşiğinde bile davanın nöbetini tutar."