"Bazı hayatlar bir kitaba sığmaz, sadece bayrağa sığar. Onlar, en genç çağlarında en büyük yemini edenlerdir."
BİR YİĞİTİN DOĞUŞU VE ADANMIŞLIĞI
Kayseri'nin sarsılmaz ruhundan doğdu Arif Yılmaz. Gençliğini, bir ideal uğruna mücadeleye adayanlardandı. Henüz 21 yaşındaydı ve hayatının en verimli çağındaydı; bir eş, bir eğitim neferi ve hürriyet davasının kararlı bir askeriydi. Kayseri Eğitim Enstitüsü’nün ikinci sınıf sıralarında oturuyor, geleceğin öğretmenliğini düşlüyordu; ancak onun asıl dersi, Vatan'a olan adanmışlığıydı.
O, sıradan bir öğrenci değil, Ülkücü hareket içinde yerini almış, tehlikenin kol gezdiği o çalkantılı yıllarda davasının sancağını korkusuzca taşıyan bir kahramandı. Hürriyet Mahallesindeki yuvasından çıkıp, her gün, davasının geleceği için bir adım daha atıyordu. Omuzlarına aldığı yük ağırdı; genç yaşına rağmen evliliğin sorumluluğu ile milletin geleceği için verilen kutlu mücadeleyi bir arada yürütüyordu.
RAMAZAN AYI VE KARANLIĞIN PUSU
Takvimler 1978 yılının mübarek Ramazan ayını gösteriyordu. Bereketin, sabrın ve huzurun yaşanması gereken o günlerde, karanlık zihniyetler kinlerini bilediler. 5 Ağustos 1978 günü, Arif Yılmaz okul dağıldıktan sonra, yanındaki ülküdaşlarıyla birlikte evine doğru yol alırken, namertliğin en keskin haliyle karşılaştı.
Işığa ve ülküye tahammül edemeyen komünist militanlar, genç yiğitleri hedef alan, acımasız bir yaylım ateşine başladılar. O an, bir tarih yazılıyordu. Arif Yılmaz, hain kurşunların hedefi oldu; başından vurularak yere düştü. Oysa o, sadece evine dönmek isteyen, davasına adanmış bir gençti.
SON NEFES VE UMUT YOLCULUĞU
Vücudundaki yaralar ağırdı. Acilen hastaneye kaldırıldı, fakat Kayseri’deki tedaviler bu büyük fedakârlığın bedelini ödemeye yetmedi. 8 Ağustos günü, daha iyi bir tedavi umuduyla, hayat ile ölüm arasındaki ince çizgide Ankara’ya, Ankara Numune hastanesine götürüldü.
Başından vurulduğu o günden itibaren tam on gün boyunca, bir milletin duası, bir eşin gözyaşları ve bir yiğidin imanı eşliğinde sessiz bir savaş verdi. Vücudu direndi, ruhu teslim olmadı; fakat kader, onun yurduna olan borcunu en yüksek bedelle ödemesini istemişti. Bütün çabalara rağmen, gencecik bedeni daha fazla dayanamadı.
ŞEHADETİN TACI VE GÜL’ÜN MİRASI
15 Ağustos 1978’de, 21 yıllık hayatını bir destan gibi tamamlayarak ebedi istirahatgâhına yürüdü. Arif Yılmaz, Ramazan ayının bereketi ve şehadetin nuruyla aramızdan ayrıldı.
Ancak bu fedakârlık, toprağa düşen her tohum gibi, yeşermek zorundaydı. O, dünyadan göçtükten sonra, geride bıraktığı en değerli emanet dünyaya gözlerini açtı. Şehit edildikten sonra, adı tüm millete umut olacak bir kız çocuğu doğdu: Gül.
Arif Yılmaz, ömrünü tamamlayamasa da, canını feda ederek davasının ve eşinin yüreğine bir ‘Gül’ bıraktı. O, sadece şehit olmadı; toprağa düşen her yiğit fidanın, mutlaka bir gün yeniden açacağını tüm zamana ilan eden, yaşayan bir mirasa dönüştü.
"O, bir ömür yaşayamadı, ama canını feda ederek adını bir neslin kaderine yazdırdı. Arif Yılmaz; toprağın fidanı, davanın gülü."