"Bazı hayatlar destan yazmak için çok kısadır, ama taşıdıkları ateş asırlarca sönmez."
İSTANBUL’DAN YÜKSELEN SES: KİMLİĞİ VE YÜREĞİNİN SIRRI
O, saraylarda doğmadı; onun tahtı, inancının sağlamlığıydı. Ülkücü Şehit TEKİN BİLGİÇ, İstanbul'un karmaşası içinde, Küçükyalı semtinde ikamet eden mütevazı bir neferdi. Kimliği, sadece nüfus kağıdında yazılanlardan ibaret değildi; o, idealist bir davanın çelikten iradesini taşıyan bir adanmışlık timsaliydi. Mesleği, hayatını alnının teriyle kazanan bir İŞÇİ olmaktı. Bu mütevazı kimlik, onun fedakârlığının büyüklüğünü katbekat artırdı; çünkü o, elindeki alet edevatla değil, ruhundaki inançla mücadele ediyordu.
ADANMIŞ BİR ÖMRÜN YEMİNİ
Tekin Bilgiç, emeğini sadece özel bir kuruluşta çalışmaya değil, milletine olan borcunu ödemeye adamıştı. O, sadece bir işçi olarak kalmadı; aksine, Ülkücü İşçiler Derneği'nin faaliyetlerinde yer alarak, fikirlerinin ve duruşunun sesi oldu. Bu faaliyetler, onun için sadece bir katılım değil, varoluşunun gayesiydi. 1978 yılının karanlık ve puslu günlerinde, her adımını davasına olan yeminle atıyor, inanç çemberinden asla çıkmıyordu.
14 AĞUSTOS 1978: O KARANLIK PUSU
Takvimler, tarihin acı bir sayfasını işaretliyordu: 14 AĞUSTOS 1978. O gün, İstanbul’un kalbi kanayacaktı. Tekin Bilgiç, davasının erleri ile bir araya geldiği, Küçükyalı’da bulunan ve ülkücülerin yoğun olarak gittiği bir lokalden, vazifesi tamamlanmış bir nefer edasıyla ayrılıyordu. Ancak, adanmışlık her zaman düşmanın hedef tahtasındadır.
O, inancının aydınlığına doğru yürürken, karanlık bir gölge onu bekliyordu. Tekin Bilgiç, alçakça bir tuzağın, hain bir pusunun ortasına düştü. Göğsüne saplanan kurşunlar, sadece bir işçinin bedenini değil, bir milletin vicdanını hedef almıştı. Ağır yaralandı. Bu saldırı, sadece bir cinayet değil, bir kahramanlık duruşuna karşı yapılmış aşağılık bir eylemdi.
ŞEHADETİ VE SONSUZLUĞA YÜRÜYÜŞ
Ağır yara almış beden, vakit kaybetmeksizin Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne kaldırıldı. Hekimler, hayatın o incecik ipini tutmak için canla başla mücadele ettiler. Ancak, ideal uğruna ödenen bedel ağırdı. Müdahaleler ne denli çetin olursa olsun, fani dünya, bu yüce ruha dar geliyordu.
Tekin Bilgiç, uğruna yaşadığı değerlerden zerre kadar taviz vermeden, 14 AĞUSTOS 1978 tarihinde, İstanbul’da, inancının semasına doğru yükselerek ŞEHİT oldu. O, bir işçiydi; ama bıraktığı iz, demirden, çelikten ve kandan yazılmış bir destandı. O karanlık günde, pusudan korkmayan bir yiğidin adı, tarihin sayfalarına altın harflerle kazındı.
"Tekin Bilgiç, toprağa düşen her damlasıyla, bir cümlenin altını çizdi: En büyük fedakârlık, adanmış bir işçinin son nefesidir."