"Bazı ruhlar, inançları uğruna en büyük bedeli ödemekten çekinmez; onların duruşu, tarihin değil, vicdanın yazdığı destandır."
NİKSAR'DAN İSTANBUL'A BİR YİĞİT: HÜSEYİN SOBACI
13 Ağustos 1979. Bu tarih, 23 yıllık bir ömrün, uğruna yemin ettiği değerler için nasıl mühürlendiğinin tarihidir. Tokat’ın kadim toprağı Niksar’da filizlenmiş, ekmeğini kazanmak için metropolün kalbine, İstanbul’a gelmişti. O, sadece bir işçi, bir emek kahramanı değildi; çalıştığı emlakçının yanında, yüreğinde taşıdığı kutsal ideallerle yaşıyordu. Hüseyin Sobacı, bu milleti var eden değerlere sarsılmaz bir imanla bağlı, ülkücü hareketin davasını omuzlarında taşıyan genç bir neferdi.
İNANÇ UĞRUNA TAŞINAN SEMBOL
Hüseyin Sobacı, tehlikelerin kol gezdiği o puslu yıllarda, duruşunu asla gizlemedi. Onun için inanç, kavgadan kaçmak değil, gerektiğinde bedel ödemekti. O gün İstanbul sokaklarında yürürken, elindeki Hergün Gazetesi yalnızca bir yayın değil, benimsediği davanın şerefli bir sancağıydı. Bu sancak, karanlık ideolojilerin militanları için bir meydan okumaydı. O sancağı taşıyan yiğit, hedef olarak seçildi.
BEŞİKTAŞ'TA KURULAN KAPAN
O karanlık gün, İstanbul Beşiktaş’ta, kalabalığın ortasında, bir anda gölgelerden fırlayan bir grup devrimci solcu-komünist militan, Hüseyin’in yolunu kesti. Hedef, elindeki semboldü. İlk işleri, onun inancının kâğıda dökülmüş hali olan gazeteyi zorla elinden almak ve yırtarak yere fırlatmaktı. Bu, sadece bir başlangıçtı. Onlar, sadece gazeteyi değil, Hüseyin’in ruhunu da ezmek istiyorlardı.
Kollarından zorla tutularak, kalabalıktan koparılıp bir sokağın derinliklerine doğru sürüklenmeye başlandı. Tek başınaydı, ama duruşu çelik gibiydi.
BİR YÜREĞİN DİRENİŞİ VE ŞEHADET
Hüseyin, sığındığı sokağın ortasında, etrafını saran canilere karşı koymaya çalıştı. Bu, imkânsız bir mücadeleydi; zira her geçen saniye, katillere yenileri ekleniyor, karanlık çember daralıyordu. O, geri adım atmadı, teslimiyeti reddetti. Hüseyin’in bedeni, ruhundaki direnişin ağırlığını taşıyordu.
Canilerin karşısında dik duruşunun ve kollarını çözmeye çalışmasının bedeli, zalimce ödendi: Önce kolunu kırdılar. O, fiziksel acıya rağmen davasından dönmeyen bir kahramandı. Kırılan kolu, teslim olmayan bir iradenin nişanesi oldu.
Ancak öfkenin ve korkunun körleştirdiği katiller, bu genç ve yalnız yiğidin direnişine daha fazla tahammül edemediler. 13 Ağustos 1979 günü, Hüseyin Sobacı, inancının en yüksek mertebesine ulaşırken, başına ve vücudunun değişik yerlerine sıkılan kurşunlarla şehit edildi. 23 yıllık kısacık ömrüyle, milletinin vicdanına adanmışlık meşalesini bıraktı.
"Onlar, fani bedeni toprağa verdiler; ancak 23 yıllık o genç ömür, artık bir milletin namus defterine altın harflerle yazılmış ebedi bir yemindir."