"Kimi zaman en büyük cephe, ekmek kazandığın dükkânın olur; namuslu bir yürek, en keskin silahtan daha korkutucudur."
BİR USTA, BİR BABA, BİR ÜLKÜ
1956 baharında Giresun’un Piraziz ilçesinde doğan Başaran Kanbur, kaderini memleketin çetin yollarında yazmayı seçmişti. O, sadece bir yurttaş değil, alın teriyle geçinen bir sanatkâr, bir zanaatkârdı. Ellerinden çıkan her eser, kristal avize taşlarının parıltısı, dürüstlüğünün ve emeğinin simgesiydi. İstanbul’a, Eyüp’ün Ortakçılar Semtine yerleşmişti; evliydi ve gözünün nuru bir evladı vardı. Onun en büyük ideali, ailesine helal bir rızık sağlamak ve ait olduğu MHP Eyüp İlçe teşkilatının davasına sadakatle omuz vermekti. Bir Ülkücü olarak duruşu net, ustalığı ise emsalsizdi.
RIZIK VE ADANMIŞLIK SİPERİ
Başaran Kanbur’un yaşamı, idealleri uğruna savaşan pek çok yiğit gibi, gündelik mesaisinin içine gizlenmişti. O, bir avize taşının narinliğini işlerken, aynı zamanda ülkesinin geleceğini de ilmek ilmek örüyordu. Siyasi duruşu bir kalkan, el emeği ise ailesine karşı borcu olan bir namus meselesiydi. Münzevikışla Caddesi 1 numaralı işhanının ikinci katındaki küçük dükkânı, onun hem ekmek teknesi hem de inancının karargâhıydı.
İSTANBUL’DA KAOS VE HEDEF
Tarih, 13 Ağustos 1979’u gösterdiğinde, İstanbul karanlık bir kargaşanın pençesine düşmüştü. Öğle vaktinde, saat 13.30 sularında, Başaran Kanbur dükkânında, çoluk çocuğunun rızkı için alın teri dökerken, dış dünya çığlıklarla sarsılıyordu. Yakınlardaki Asmalı Kahvehanesi’ne atılan bomba, şehirde dehşet ve karmaşa yaratmıştı; ölüler ve yaralılar vardı.
Herkes felaketin yaşandığı yere, o karmaşanın merkezine koşarken, karanlık bir gölge Başaran Kanbur’un üzerine çöktü. THKP-C isimli devrimci solcu-komünist örgüte mensup üç cani, bu kaosu bir fırsat bildi. Onların hedefi kaos değil, doğrudan doğruya bir ülkücü yürekti. Kahvehaneye koşan kalabalığın aksi yönünde, soğukkanlı bir kararlılıkla, Başaran Kanbur’un çalıştığı iş yerine, onun masum sığınağına doğru yürüdüler.
SON VURULUŞ VE ŞEHADET
O üç cellat, Münzevikışla Caddesi’ndeki bu zanaatkârın kutsal emeğini kana bulamak üzere harekete geçti. Hiçbir uyarı, hiçbir merhamet yoktu. Başaran Kanbur, helal lokması için mücadelesini sürdürürken, dükkânına giren bu hainler tarafından otomatik silahlarla tarandı.
O anın ne kadar sürdüğü, son nefesinde gözlerinin neyi aradığı bilinmez. Bildiğimiz tek şey, o anın, namuslu bir zanaatkârın hayatı ile ideallerinin ebedi birleşme noktası olduğudur. Birkaç saniye içinde, bu yiğit ülküdaşımız, evli ve bir çocuk babası olan bu onurlu usta, çalıştığı dükkânda şehit düştü. O katiller arasında, devletin en tepesinden birine (eski Başbakan Nihat Erim) el kaldıranların da olduğu söyleniyordu; bu, saldırının ne denli hain ve acımasız bir ideolojik hesaplaşmanın parçası olduğunu gösteriyordu.
Başaran Kanbur, bedenini bu vatanın davasına siper ederek, 13 Ağustos 1979’da adını şeref defterine yazdırdı. Onun son yolculuğu, doğduğu topraklara, Giresun’un Piraziz ilçesine, Yenimahalle’ye oldu. İstanbul’un karmaşasından, ata yurdunun sükûnetine, ebedi istirahatgâhına uğurlandı.
"3000 yıllık bir destan, bir zanaatkârın helal rızık peşinde koşarken mermilere siper ettiği temiz alnında yeniden yazılmış, İstanbul’da düşen bu yiğit, Giresun toprağında ebediyete ermiştir."