"Bir milletin adanmışlık defterine yazılan isimler, kâğıda değil, zamana kazınır."
HACER AKTAŞ: YEMİNİN IŞIĞINDA BİR KAHRAMAN
KİMLİĞİ VE İDEALİNE ADANIŞI
O, sadece bir isim değildi; taşıdığı ruhun ve davasının ta kendisiydi. Adı, HACER AKTAŞ. Ancak kimliği, adının önüne eklenen o iki kutsal kelimeyle belirlenmişti: ÜLKÜCÜ ŞEHİT. Hayatının ve varoluşunun merkezine koyduğu o ideal, onun tüm özel yaşamının önüne geçmişti. Hacer Aktaş, tarihin en karanlık dönemecinde, genç bir ruhun taşıyabileceği en büyük sorumluluğu omuzlamış, davasına mutlak sadakat yemini etmişti. Onun kimliği, bir çağın çığlığı ve sarsılmaz bir imanın somutlaşmış haliydi.
BİLİNMEYENİN GÖLGESİNDEKİ VAZGEÇİŞ
Kayıtlar, onun nerede doğduğunu, hangi toprakların kokusunu soluduğunu bize tam olarak fısıldamaz. Hangi mesleği icra ettiğini, geçimini neyle sağladığını da bilemeyiz. Çünkü Hacer Aktaş, bireysel hırslarını, kişisel geçmişini ve kariyerini bir kenara bırakarak, kendini ulvi bir gayeye adamıştı. Onun doğum yeri, artık ideallerinin yeşerdiği her yerdi; mesleği ise o zorlu ve fırtınalı günlerde Vatanına hizmet etmekti. Kişisel tarihinin o boşlukları, onun ne kadar büyük bir fedakârlıkla "ben" demekten vazgeçip, "biz" dediğinin destansı bir ispatıdır.
ORDU’DA YAZILAN KADER
1980 yılı, Türkiye coğrafyasının en sarsıntılı, en çetin yıllarıydı. Her köşesi ateş hattı olan bu vatan parçasında, Hacer Aktaş’ın kaderi Karadeniz’in asil şehri Ordu’da yazıldı. Oraya hangi vazife için gittiği, hangi tehlikenin ortasında durduğu belki bilinmez; fakat 11 AĞUSTOS 1980 günü, Ordu’nun taşları ve denizi, onun son nefesine tanıklık edecekti. Bu tarih ve bu yer, artık sadece coğrafi bir koordinat değil, Hakk’a yürüyen bir cesaretin son durağıydı.
SON KARAR VE SESSİZLİĞİN DESTANI
O dehşetli OLAY GÜNÜne dair detaylar, tarihin tozlu sayfalarında gizlenmiştir; o anlar, bize tam olarak aktarılmaz. Nasıl bir hain saldırıyla karşılaştı, hangi karanlığın üzerine yürüdü, son sözleri ne oldu? Bilmiyoruz. İşte bu bilinmezlik, Hacer Aktaş’ın kahramanlığını daha da yüceltir. Çünkü bu eksik kalan bilgiler, onun tereddütsüz attığı o son adımı, geri dönmeyi reddedişini gösterir. O, bilincinde olduğu bir tehlikeye karşı gözünü kırpmadan ilerledi; düşman pususunun ortasında dahi duruşundan taviz vermedi. Olay anına dair hiçbir detayın olmaması, kahramanın, kendi hayatını en yüksek perdeden, sorgusuz sualsiz bir biçimde feda ettiğini gösteren en güçlü kanıttır.
EBEDİ ŞEHADET
11 AĞUSTOS 1980’de, Ordu semaları, yiğit bir ruhun semalara yükselişine şahit oldu. Hacer Aktaş, adını Şehitlik mertebesiyle taçlandırarak ölümsüzleşti. O, sadece fiziksel olarak hayattan ayrılmadı; bir dönemin çilesine ve direnişine mühür vurdu. HACER AKTAŞ, davası için karanlığın üzerine kararlılıkla yürüyen, bilinmezliğin içinde eriyip ebediyete kavuşan, adsız kahramanlar kervanının sarsılmaz neferidir.
"O, bir biyografi yazmadı; o, adanmışlığın en saf, en eksiksiz ve en destansı tanımını yazdı."