"Bazı ruhlar, fani bedenin sınırlarını aşarak, uğruna yandıkları davanın ebedi sancağı olur."
DOĞDUĞU TOPRAĞIN YEMİNİ
Adı, bir idealin kararlılığıyla mühürlenmişti: ABDULLAH ÖZÇELİK.
O, sıradan bir hayat sürmek için yaratılmamıştı; ruhuna işlenen o kadim yemin, onu bir Türk Milliyetçisi ve Ülkücü olarak cepheye çağırdı. Yuvamız, Ordu’nun bereketli topraklarıydı; Fatsa’nın Kaya Köyü. Abdullah Özçelik, bu köyün, bu toprağın ta kendisiydi. Hayatının detayları azdır, çünkü o bir memur ya da zanaatkâr olarak değil, davasının adsız ve fedakâr neferi olarak bilinmek istedi. O, doğduğu toprağa duyduğu bağlılıkla, köyünün sınırlarını vatanın sınırları bilmiş, basit ve onurlu varlığını sadece ülküye adamıştı.
HİLAL’İN NÖBETÇİSİ
1980 yılı, Türkiye coğrafyasının en çetin, en zorlu dönemiydi. Fatsa’nın sokakları dahi, düşmanca ideolojilerin karanlık gölgesi altına alınmaya çalışılıyordu. Abdullah Özçelik’in duruşu, işte bu karanlığa karşı Kaya Köyü’nden yükselen inanç timsaliydi. O, ülküdaşları arasında, vatanın bölünmezliğine olan sarsılmaz imanıyla tanınıyordu.
Abdullah Özçelik'in mesleği, yazılı kayıtlarda sadece "Kaya Köyündendi" olarak kalsa da, onun asıl mesleği, milletinin istikbali için nöbet tutmaktı. Tehlikenin ortasında dik duran bir alperendi o; hiçbir tehdidin, hiçbir şiddetin onu yemininden döndüremeyeceği belliydi.
14 NİSAN 1980: SON KARARLILIK
Tarih 14 Nisan 1980’i gösterdiğinde, Fatsa’nın üzerinde çelikten bir kader asılıydı. O gün, Abdullah Özçelik’in hayatı ile davası arasındaki çizgi sonsuza dek birleşecekti.
Onun kahramanlığı, o gün ne bir meydan savaşında ne de göz kamaştırıcı bir taarruzda ortaya çıktı. Kahramanlığı, bilerek üzerine yürüdüğü tehlikedeydi. Olay Günü’nün detayları, ne bir çatışmanın sesini ne de son sözlerini bize aktarır; bu bilinmezlik, kahramanın büyüklüğünü daha da yüceltir. O, vatanına saldıran düşmanlık ateşinin tam ortasına, tereddütsüz ve dimdik durarak yürüdü.
EĞİLMEYEN BAŞ VE ŞEHADET
O kara gün, Devrimci solcu-komünist militanlar, ülkücü kimliğini bir zırh gibi taşıyan Abdullah Özçelik’i hedef aldı. Onlar, onun temsil ettiği sarsılmaz ruhu susturmak istiyorlardı.
Elde edilen tek bilgi, mücadelenin ve o son anın dehşetini özetler: Militanlar, alçakça bir saldırıyla, onun başına kurşun sıkarak ülküdaşımızı şehit etti.
Ancak o kurşun, bir bedeni yere düşürse de, bir duruşu ve bir inancı asla yok edemedi. Abdullah Özçelik, Fatsa’nın ortasında, Kaya Köyü’nden taşıdığı sarsılmaz imanla şehit düştü. O, başını eğmeyi reddettiği için canını verdi; fedakârlığı, ideallerinin ne kadar değerli olduğunun ebedi kanıtı oldu.
Abdullah Özçelik’in kanı, ideolojilerin çatıştığı o zorlu coğrafyada, vatanın bağımsızlığı ve milliyetçi duruşun geleceği için ödenen en yüce bedeldir. Adı, 14 Nisan 1980’de tarihin sayfalarına değil, milletin şuuruna kazınmıştır.
"Yiğitlerin destanı, yaşanılan günle sınırlı kalmaz; onların kanı, uğruna savaştıkları toprağın yeraltındaki ebedi yeminidir."