"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; onlar, uğruna yürünen büyük bir idealin mühürlendiği, destansı bir andır."
KADERİN YAZILDIĞI COĞRAFYA
Bu coğrafya, Giresun’un sert dağlarında, Alucra’nın Demirözü köyünde başladı. Bir yiğidin, Dursun Gedik’in hikayesiydi bu. Çocukluğun masumiyetini geride bırakıp, ailenin 1950’li yıllarda sığındığı Tirebolu’da kök saldı. Dört kardeşin en büyüğüydü O. Sadece ailesinin değil, inandığı davanın da en büyük ağabeylik vazifesini omuzlarında taşıyordu. Zira Gedik ailesi, soyadından önce, davasıyla anılan, kutlu bir idealin neferiydi.
24 YILLIK BİR ADANMIŞLIK: YÜREĞİNİN MESLEĞİ
O, yirmi dört bahar görmüş, fidan çağında bir delikanlıydı. Evliydi ve geride gözü yaşlı bir eş ile henüz hayatın anlamını tam çözememiş küçük bir kız çocuğu bırakmak kaderinde yazılıydı.
Ne iş yaptığı, hangi rızkın peşinden koştuğu, kayıtlarda belki bir boşluktur. Ama bu genç kahramanın asıl mesleği, cihanlık davasına yüreğini koymaktı. Henüz yeni yeşermiş bir aile kurumu ve gencecik yaşına rağmen, O’nun önceliği, karanlık günlerde sancağı dimdik tutmaktı. Dursun Gedik, yaşarken sahip olduğu tüm unvanlardan ve mesleklerden daha yüce bir sıfatı taşıyordu: Adanmışlık.
10 AĞUSTOS 1979: BİR SON NEFESİN ERTESİ
Giresun, 10 Ağustos 1979 Cuma akşamı, sıradan bir geceye hazırlanıyordu. Saatler 21:55’i gösterdiğinde ise, tarih, ülkücülerin daimi olarak oturdukları o kahvehanede yeniden yazılacaktı.
Kahvehane, sadece bir toplanma yeri değil, aynı zamanda ülküdaşlık yeminlerinin tazelendiği, geleceğe dair umutların konuşulduğu bir ocaktı. Ancak o gece, devrimci solcu-komünist militanlar, yanlarında taşıdıkları karanlığı ve ihaneti, silahlarının namlusuna yükleyerek bu ocağa baskın düzenlediler.
ATEŞ ÇEMBERİ VE EBEDİYET
Baskın aniden geldi. Silahlar ateşlendiğinde, o an, kahvehanenin içerisindeki her bir ferdin hayatı, bir saniye içerisinde bir tercihe dönüştü: Ya sinmek, ya da durduğu yerde davasının onurunu savunmak.
Dursun Gedik, o ateş çemberinin ortasında bir an bile tereddüt etmedi. Atılan kurşunlar, sadece bedenleri değil, bir milletin vicdanını hedef alıyordu. O gece Dursun Gedik, ülküdaşları Ali İncekara ve İzzet Sezer ile birlikte, düşmanın karşısına dikildi ve geri adım atmadan orada düştü. Kahramanlık, onların üzerine yağan ateşe rağmen duruşlarını bozmamaktı.
Selami Durmuş ve Bayram Teoman yaralanarak hayata tutunmuşlardı, ancak Dursun Gedik’in duruşu, 24 yıllık ömrünü, adanmışlığın sarsılmaz bir destanına dönüştürdü. O karanlık gecede, fidan yaşında, evlat hasreti ve eş sevgisi yüreğinde saklı kalmışken, memleket sevgisi uğruna can verdi. O, son nefesini, inandığı değerler için siper ederek, ölümsüzler arasına katıldı.
"Onlar karanlığın çöktüğü o gecede düştüler; ama geride kalanlar bilir ki, Dursun Gedik sadece bir kurşunla değil, ebedi bir destanla mühürlenmiştir vatan toprağına."