"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; bir yemin gibi söylenir, bir sancak gibi dalgalanır."
BİR DESTANIN KİMLİĞİ VE DOĞUŞU
O, sıradanlığın perdesini yırtıp geçen bir adanmışlığın suretiydi. 8 Ağustos 1954’te, Antalya’nın bereketli toprağı Serik’in Akbaş Köyü’nde, sade bir ailenin evladı olarak dünyaya gözlerini açtı. Eğitimi ortaokulla sınırlı kalsa da, Süleyman Avcı’nın ruhu, okulların öğretemediği büyük bir davanın ateşiyle yanmaya talipti. Esnaf olarak, inşaat malzemesi satarak ekmeğini kazanan bu genç adam, sadece evler inşa etmiyordu; aynı zamanda, yıkılmaz bir idealin temellerini de kendi yüreğinde atıyordu.
ADANMIŞ BİR ÖMÜR, KARARLI BİR YÜRÜYÜŞ
Hayatının baharında, önündeki zorlu yolu seçti. Puslu ve çetin geçen bir devrin ortasında, omuzlarına Türk Milliyetçiliği davasının ağır yükünü almaktan çekinmedi. O, Ülkücü hareketin saflarında, neferi olmanın gururunu taşıdı. Bu duruş, sadece bir siyasi tercih değil; milletine ve inançlarına karşı sarsılmaz bir bağlılık yeminiydi. Onun adanmışlığı, tehditlerin gölgesine aldırmadan, her anı davasının ışığında yaşama kararlılığıydı.
PAZAR YERİNDE YÜREĞE DÜŞEN ATEŞ
Tarihler 10 Ağustos 1977’yi gösterdiğinde, Süleyman Avcı, Antalya Serik İlçesi’nin kalabalık pazar yerindeydi. Günlük hayatın akıp gittiği bu sıradan mekân, ne yazık ki, karanlık bir ihanetin sahnesi olacaktı. Arif Demirci, Süleyman Deveci, Orhan Kahya ve Davut Kurşun isimli dört devrimci-komünist unsur, yüreklerini ideolojik kinle doldurarak, ülküdaşlarının üzerine bir anda saldırdılar.
Bu vahşi saldırıda, Süleyman Avcı, inancından zerre kadar taviz vermeden, düşmanın karşısına dikildi. Pazar yerinin ortasında, davasının bekçisi olarak dururken, hain bıçak darbeleriyle ağır yaralandı. Bu kahramanca direniş anı, saldırının detayları bilinmese de, onun geri adım atmayan ruhunun ve fedakârlığının en büyük kanıtıdır. O, canı pahasına inancını savunurken, aldığı yaralarla kanlar içinde yere yığıldı.
SON NEFES VE EBEDİ YEMİN
Süleyman Avcı’nın aldığı ağır yaralar, onun hayata tutunmasına izin vermedi. Serik pazarında aldığı neşter darbeleri, 23 yıllık kısa ama destansı ömrünü 10 Ağustos 1977 tarihinde sonlandırdı. O, yalnızca bir esnaf olarak değil, inandığı değerler uğruna gözünü bile kırpmadan canını feda eden bir Şehit olarak tarihe adını yazdırdı.
Antalya-Serik, artık sadece doğduğu yer değil, aynı zamanda uğruna şehit düştüğü, kutsal bir mühürle işaretlenmiş toprağıydı. Süleyman Avcı, bu topraklarda inancının bedelini en yüce mertebeyle ödedi; geride bıraktığı acı, aynı zamanda bir milletin hafızasına kazınan, unutulmaz bir kahramanlık dersi oldu.
"Onun kanı, sadece toprağı değil; uğruna yürüdüğü inancın yeminini de mühürlemiştir."