"Kimi zaman en büyük cephe, ekmek kavgası için çıkılan o ilk adımdır; Sadıklar, davası uğruna çıktıkları o adımı bir daha geri dönmemek üzere attılar."
KİMLİK VE AİLE OCAĞI
Biz, Malatya toprağında yeşeren, adı gibi sadık bir yiğidin hayatını değil, imanı ve inancı uğruna verdiği destansı mücadeleyi anlatıyoruz. SADIK TOPER, sadece bir ism-i şerif değil, o dönemin çalkantılı rüzgârlarında davasını sırtlayan yüz binlerce isimsiz kahramanın simgesiydi. Doğduğu yerin bilinmezliği dahi, onun kimliğinin bir memlekete sığmayıp, tüm millete ait olduğunun bir delilidir.
Bir kamu kuruluşunda emeğiyle, alın teriyle çalışan bir İŞÇİ idi. Sadece tırnaklarıyla kazanan bir emekçi değil, aynı zamanda yuvasını koruyan bir baba, bir eşti. Evliydi ve geride, omuzlarında taşıdığı büyük davanın yükünü miras bırakacağı iki masum yavru bırakmıştı. Onun hayatı, bir işçinin azmini, bir babanın şefkatini ve bir ülkücünün sarsılmaz duruşunu birleştiriyordu.
ADANMIŞLIĞIN SENDİKAL CEPHESİ
Sadık Toper, ceketini giyip işine giden sıradan bir adam değildi; o, hakkı ve hukuku savunmayı namus bilen bir MİSK (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu) üyesiydi. O yıllarda sendika kürsüleri ve işçi örgütlenmeleri, namluların gölgesinde kalan yeni cephelerdi. O, bu cepheye kalemle, iradeyle ve teşkilat bilinciyle yürümüştü.
Zafer Mahallesi’nde ikamet ediyordu. Adı ZAFER olan bir mahallede, devrin karanlığına rağmen ışık olmayı seçmişti. Onun mücadelesi, sadece maaş bordroları için değil, ülkesinin işçisinin haysiyeti ve bağımsızlığı içindi. Onun her sabah işe gidişi, aynı zamanda adanmışlığının yenilenen bir yeminiydi.
05 AĞUSTOS 1980: GÖREVE SON YÜRÜYÜŞ
Takvimler 05 AĞUSTOS 1980 Salı sabahını gösteriyordu. Malatya şehri daha uyanmamış, karanlık henüz aydınlığa teslim olmamıştı. Oysa Sadık Toper, her zamanki kararlılığıyla, ekmeğinin peşinden ve davasının emrinden ayrılmamak için evinden ayrıldı. O günkü göreve yürüyüşü, sıradan bir mesai başlangıcı değil, büyük bir hesaplaşmanın başlangıcıydı.
Biliyordu. Ülkenin üzerine çöken tehlikeyi, bölücülüğün ve komünist militanların kurduğu pusuları biliyordu. Yine de geri durmadı. Kendi rahatını ve can güvenliğini düşünmek yerine, işçi kardeşlerine ve iki çocuğuna daha iyi bir yarın bırakma idealini seçti.
KANLA YAZILAN DESTAN
Ancak sabahın ilk saatlerinde, namertliğin en karanlık yüzü onu bekliyordu. Pusuda bekleyen devrimci solcu-komünist militanlar, bir işçinin, bir babanın, bir ülküdaşın yalnızlığını fırsat bildiler. Sadık Toper’in masumiyeti, kahpece bir ÇAPRAZ ATEŞ altında kaldı.
Kurşunlar, sadece bir bedene isabet etmedi; bir ailenin umuduna, bir davanın heyecanına ve Malatya’nın sinesine saplandı. Ağır yaralanmıştı, ama davasının asaletini o an dahi taşıyordu. Hastaneye yetiştirilmek üzere yola çıkıldı. O son yolculuk, bir hayat kurtarma yarışı değil, bir kahramanın rütbesini teslim alma anıydı. Henüz hekime ulaşamadan, o zorlu yolculuk esnasında, ruhunu Yüce Yaradan’a teslim etti ve 05 AĞUSTOS 1980’de ŞEHADET mertebesine yükseldi.
Sadık Toper, işçiydi; şehadeti, emeğin ve fedakârlığın en yüce örneği oldu. O, cephede değil, ekmek kavgasına giderken şehit düştü ve böylece davasının ne kadar hayatın içinde, ne kadar gerçek olduğunu ispatladı.
"Bir işçinin alın teriyle ıslanan vedası, nesiller boyu sürecek bir destanın başlangıcıdır; 05 Ağustos 1980, yalnızca bir şehadet tarihi değil, aynı zamanda Sadık Toper'in ebedi nöbetinin başladığı gündür."