"Bazıları gölgeden izler, bazıları ise ateşe yürür. O, omuzlarına yüklediği yemin uğruna, mazlumun sesi olmak için, o ateşe yürüyenlerdendi."
I. KİMLİĞİ VE YEMİNİNİN GÖLGESİ
Anadolu'nun kadim ve çetin topraklarında, Elazığ’ın Keban ilçesinde, 10 Kasım 1947’de bir yiğit doğdu. Adı, Selahattin Doğan. Kaderi, vatanın en zorlu günlerinde, huzurun kalkanı olmak üzere yazılmıştı. Gençliğini Balıkesir Polis Okulu sıralarında, mesleğinin ağırlığını ve kutsiyetini öğrenerek geçirdi. O sadece bir memur değil, devletin Ankara Emniyet Müdürlüğü çatısı altında, güvenliği sağlama yeminini kalbinde taşıyan bir neferiydi. O, 30 yaşına merdiven dayarken, Türkiye’nin üzerinde kara bulutların dolaştığı bir çağda, görevinin başındaydı.
II. ANKARA’DA YÜKSELEN KARA BULUTLAR
Yıl 1977. Gün 04 Ağustos. Ankara’nın Bahçelievler semti, sıradan bir günün sonunu beklerken, kızıl terörün gölgesi altına girmek üzereydi. O gün, vatan sevdasıyla yanan üç ülküdaş, Hasan Hüseyin Sanlı, Muhittin Canlıer ve Remzi Kütükçü, ODTÜ Bilgi-İşlemdeki işlerinden çıkmış, servis aracıyla evlerine dönmekteydiler.
Ne var ki, kalleşlik sokakları mesken tutmuştu. Servis aracı son durağa yaklaştığı an, kendilerini polis olarak tanıtan 3 devrimci solcu-komünist militan tarafından durduruldu. Bu, bir kimlik kontrolü değil, planlanmış bir pusu, bir infaz girişimiydi. Katillerin silahları çekildi; masumiyet ve adanmışlık, kurşun yağmuruna tutuldu. Hasan Hüseyin Sanlı ve Muhittin Canlıer olay yerinde düşerken, Remzi Kütükçü ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede şehitlik mertebesine erişecekti.
III. GÖREV UĞRUNA ATILAN SON ADIM
İşte o an, Ankara sokaklarında, bir görev adamının ve bir kahramanın yolu kesişti. Polis Selahattin Doğan, o kurşun seslerini duydu. Kanın aktığını, adaletin çiğnendiğini hissetti. O, sadece bir olaya şahit olmadı; o, yeminine sadık kalmanın ve görevinin gereğini yapmanın vaktinin geldiğini biliyordu.
Selahattin Doğan’ın bu anlık kararı, akıl ve hesap işi değildi; bu, imanı ve cesaretiyle tehlikenin kalbine doğru bir adımdı. Tarih, onun o an ne düşündüğünü, silahını çekip nasıl bağırdığını veya hangi açıdan siper aldığını kaydetmedi. Kaydedilen tek şey, onun tereddütsüzce çatışmanın ortasına daldığı ve o anı yaşayan üç masumu koruma refleksiyle hareket ettiğidir. Olay yerindeki o kızıl terör mensupları, karşılarında beklemedikleri bir direnişle, bir görev aşkıyla karşılaştılar.
Selahattin Doğan, ne yazık ki bu amansız çatışmada, aynı alçak kurşunların hedefi oldu. O, görevini yerine getirmenin bedelini hayatıyla ödedi. O, kaçabilirdi; görmezden gelebilirdi; ama o gün, Polis Selahattin Doğan, mesleğinin onurunu ve vatan sevgisini en üst zirveye taşıyarak, üç ülküdaşının düştüğü yerde, teröre karşı dimdik durdu ve şehitlik mertebesine ulaştı.
IV. ELAZIĞ TOPRAĞINA SON YOLCULUK
04 Ağustos 1977 günü, Ankara, sadece üç ülküdaşını değil, onlara yetişmeye çalışan, hayatını tehlikeye atan fedakâr bir polisini de yitirmişti. Selahattin Doğan’ın aziz bedeni, doğup büyüdüğü topraklara, Elazığ’ın Keban ilçesine, Değirmenbaşı mahallesi mezarlığına uğurlandı.
O, adını Ankara sokaklarında akıttığı kanıyla, şahadetin en yüce mertebesine yazdırdı. Hayatı bir cümleyle özetlenecek olursa: O, zorda kalana yetişmeye çalışırken düşen, vatanın sarsılmaz bir muhafızıydı.
"Selahattin Doğan, adını bir yasanın maddelerine değil, bir milletin vicdanına ve fedakârlığın destanına mühürlemiştir. 04 Ağustos 1977, sadece bir tarih değil, kahramanlığın ebedi yeminidir."