"BİR MİLLETİN KALBİNDE YANAN ATEŞ SÖNMEZ; ZİRA O, GENCECİK BİR NEFERİN FEDAKÂRLIĞIYLA TUTUŞMUŞTUR."
KANLA YAZILAN YEMİN
O, sadece 24 yaşındaydı. Ömrünün baharında, henüz hayatın tüm kapıları önünde açıkken, Ali Muhittin Nariç, sıradan bir hayatı değil, adanmışlığı seçmişti. Doğum yeri bilinmezdi belki, ancak davasının nerede yeşerdiği, tüm millete ayan beyandı. O, sadece bir esnaf değildi; o, ülkücü camianın gür sesi olan Hergün Gazetesi sahibinin yeğeniydi. Onun kanında, sadece ticaret değil, köklü bir mücadele ruhu dolaşıyordu.
MİLLİ RUHUN NEFERİ
Nariç Ailesi, vatana bağlılık ve milliyetçilik mefkûresini bir yemin gibi taşıyordu. Ali Muhittin, bu kutsal çatı altında yetişti. Omuz omuza yürüdüğü, kan bağı ve dava yoldaşlığı ile bağlı olduğu kardeşi Mehmet Bahattin Nariç ile birlikte, mücadelenin en ön saflarında yer aldılar. Onun adanmışlığı, sadece aile içinde kalmadı; Ülkücü hareketin örgütlü gücü olan ÜYD’nin (Ülkü Yolu Derneği) Şili Şubesi’nde teşkilat masasında görev alarak, davasının teorisini pratiğe döktüğünü, sadece bir nefer değil, aynı zamanda bir mimar olduğunu gösterdi. Onun bakkal dükkanı, sadece ekmek parası kazanılan bir yer değil, davasının sarsılmaz bir mevzisiydi.
İSTANBUL’UN AĞIR YÜKÜ
Yıl 1980’di. İstanbul’un sokakları kan ve ihanetle sınanırken, Ali Muhittin ve kardeşi, dükkanlarının kapısını her açışlarında, aslında bir cepheye adım atıyorlardı. Korku, onların lügatinde yoktu; çünkü onlar, kardeşlerinin ve davalarının emanetçisiydi.
11:30 VE SON DİRENİŞ
O kara gün, 04 Ağustos 1980 Pazartesi, öğle güneşi henüz tam yükselmemişti. Saat 11.30 sıralarıydı. Kardeşi Mehmet Bahattin Nariç ile birlikte dükkanda nöbet tutarlarken, karanlığın gölgesi üzerlerine çöktü. Üç devrimci solcu-komünist militan, ellerinde silahlarla, namluları dürüstlüğe ve ülküye çevirerek dükkanı bastılar.
Bu, bir soygun değil, bir inanca yönelik kahpece bir saldırıydı. Ali Muhittin Nariç, davasının son anında dahi geri adım atmamış, teslimiyet yerine onuru seçmişti. Silahlar konuştuğunda, iki kardeş de ağır yaralar aldı. Vücutlarına saplanan her kurşun, sadece etlerine değil, bir milletin geleceğine sıkılmıştı.
ŞEHADET YOLCULUĞU VE EBEDİYET
Dükkanları bir anda kan gölüne dönmüş, iki yiğit düşman karşısında kararlılıkla duruş sergilemişlerdi. Yaralı bedenleri hastaneye yetiştirilmeye çalışılırken, Ali Muhittin ve kardeşi Mehmet Bahattin, hayatın ve ölümün eşiğinde, omuz omuza yürüdükleri mücadele yolculuklarının sonuna geldiler. Onlar, hastaneye ulaşamadan, o zorlu yolculukta ebediyete intikal ettiler.
24 yaşındaki bu genç esnaf, adını tarihe sadece bir isim olarak değil, inancının bedelini canıyla ödemiş bir kahraman olarak yazdırdı. Onun cenazesi, İstanbul’un ebediyet sembolü olan Karacaahmet Mezarlığı’nın kutsal toprağına emanet edildi. Ali Muhittin Nariç, kısa ömrünü, milleti için tuttuğu yeminle mühürledi.
"O, YİRMİ DÖRT YIL YAŞADI; AMA BIRAKTIĞI MİRAS, KARACAahmet'İN EN KÖKLÜ ÇINARLARINDAN DAHA UZUN VE DAHA YÜCEDİR."