"Bazen en büyük destanlar, umut dolu bir türküyü yarıda kesmek zorunda kalanların sessizliğinde yazılır. O sessizlik, yiğitliğin en yüksek notasıdır."
BİR OZANIN RÜYASI VE ÇELİKLEŞEN YÜREĞİ
Anadolu’nun kadim topraklarında, Kayseri’nin Gemerek ilçesinde 1957 yılında açtı gözlerini dünyaya. Adı İsrafil’di; milliyetçi bir ruha ve ülkücü bir imana adanmış, zekâsı ve çalışkanlığı ile çevresine ışık saçan bir genç. İlk ve ortaöğretimini doğduğu yerde tamamladıktan sonra, Kayseri’nin hareketli caddeleri onu bekliyordu.
İsrafil, sadece bir öğrenci değildi; o, aynı zamanda halkının dertlerine ortak olan bir esnaftı, taksicilik yaparak geçimini sağlıyordu. Fakat onun en derin sevdası, elindeki saza ve gönlündeki ozanlık rüyasına bağlıydı. Sazının tellerinden dökülen nağmeler, henüz tamamlanmamış bir destanın melodileriydi. Nişanlıydı, geleceğe dair kurduğu her hayalde, bir yuva kurmak ve millete hizmet etmek vardı. 1976’da Kayseri Akşam Ticaret Lisesi’nde okurken dahi, onun yüreği, bu ülkenin yarınlarına duyduğu büyük aşkla atıyordu.
ADANMIŞLIĞIN YILLARI VE İNANÇ DİRENGENLİĞİ
İsrafil Akdağ, tehlikenin kol gezdiği o karanlık dönemde, inancından zerre taviz vermeyen bir duruş sergiledi. Onun davası, sıradan bir siyasi tercih değil; bir varoluş mücadelesiydi. O, Kayseri caddelerinde direksiyon sallarken, sadece yolcu taşımıyor, aynı zamanda Türk Milliyetçiliği davasının şuurunu da taşıyordu. Ozan olma sevdası, bu toprakların kültürel vicdanını yaşatma arzusunun destansı bir yansımasıydı.
KADERİN DURAĞI: 13 NİSAN 1980
Takvimler 13 Nisan 1980’i gösterdiğinde, İsrafil Akdağ, Kayseri Merkez Postanesi önünde, her zaman beklediği müşterisi için sabırla durmaktaydı. O günün rutini, bir anda kaderin dönüm noktası oldu. Biri kız, toplam dört yabancı, zorla taksisine bindi. İsrafil, bekleyen müşterisi olduğunu söyleyerek nezaketle yolcu alamayacağını ifade etti.
Fakat karşılaştığı şey, bir rica değil, bir dayatmaydı. O karanlık gücün sesi, aracı Hisarcık yönüne sürmesini ısrarla talep etti. O an, İsrafil’in vicdanı, direksiyonu döndürme eyleminin bir pusuya doğru sürüş olduğunu fısıldıyordu. Aracı hareket ettirdi, ancak kısa süre sonra arkasında, onu ölüme götürecek takipçi bir araç belirdi.
HİSARCIK YOLUNDA BÜYÜK İHANET
Hisarcık yakınlarına gelindiğinde, arkadan takip eden araç, İsrafil Akdağ’ın taksisinin önünü keserek durdurdu. Bu, kalleşçe kurulmuş bir düzeneğin son perdesiydi. Yolunu kesen arabadan üç militan indi. Olayı başlatan ve taksiye binen dört kişi ise, ihanetin karanlığına karışarak aniden ortadan kayboldu.
Ülküdaşımız İsrafil, zorla arabasından indirildi ve hunharca dövülmeye başlandı. Ancak bir kahraman, ne kadar darbe alırsa alsın, ruhundaki ateşi söndürmezdi. Bedenindeki acıya rağmen, yaşamının ve davasının bir değeri olduğunu biliyordu.
SON KOŞU VE EFSANEYE DÖNÜŞEN ADIMLAR
İsrafil, o an, kendisini teslim etmemeye karar verdi. Gözüpek bir cesaretle, canını kurtarmak ve davasını yaşatmak için bir fırsat kolladı. Ani bir hamleyle, cellatlarının elinden sıyrıldı ve civardaki bağların içine doğru tüm gücüyle koşmaya başladı.
Bu, bir teslimiyetten kaçış değil, bir yiğitlik gösterisiydi. O kaçarken, arkasından hain silahlar kinlerini mermi olarak yağdırmaya başladı. Vicdanını yitirmiş katillerin sıktığı mermilerden biri sırtına, diğeri ensesine isabet etti. İsrafil Akdağ, yediği ağır darbelerle artık koşamıyordu, yere yığılıp kaldı.
KALBE VE ŞAKAĞA NİŞAN ALINAN DESTAN
Yerde can çekişen, kanlar içindeki ülküdaşımızın yanına gelen devrimci katiller, son ve en alçakça eylemlerini gerçekleştirdiler. Onlar, sadece bir bedeni değil, bir fikri susturmak istiyorlardı.
Nişanlısını, sazını, ozanlık rüyasını ve davasını yüreğinde taşıyan bu kahramana, önce kalbine, ardından da şakağına hedef alarak ateş ettiler.
13 Nisan 1980'de, Kayseri’nin Hisarcık yakınlarında, bir ozan olma sevdası taşıyan Türk Milliyetçisi İsrafil Akdağ, inancının bedelini canıyla ödeyerek Şehitlik mertebesine yükseldi. Onun kanı, bu toprakların bağımsızlık destanına atılan ebedi bir mühür oldu.
"Unutulmasın ki, sazının teli kopmuş olabilir ama İsrafil'in inancıyla yazdığı son türkü, her zaman hürriyet ve adanmışlık rüzgârında çınlayacaktır."