"Bazı insanlar sadece yaşamazlar; duruşlarıyla koca bir çağa sarsılmaz bir pusula çizerler."
GÖNÜL İNSANI, DAVANIN EMANETÇİSİ
Bu destan, 1980 yılının karanlık ve puslu günlerinde, İstanbul’un kalbinde, alın teriyle yoğrulmuş bir hayatın sahibi olan Ülkücü Şehit Osman Çapa’ya adanmıştır. O, ne bir cephe komutanıydı ne de dağların zirvesinde bir savaşçı. O, Eminönü’ndeki lokantasında rızkını kazanan, çevresince sevilen ve sayılan, mütevazı bir esnaftı. Evliydi ve iki evladına helal lokma taşıyordu.
Ancak Osman Çapa, mesleğini sadece bir kazanç kapısı olarak görmezdi; orası aynı zamanda inandığı değerlerin de küçük bir kalesiydi. Dükkanının duvarında, gölgesini bile onur kabul ettiği, Başbuğ Alparslan Türkeş’in resmi asılıydı. Bu resim, onun kimliğiydi; bir beyan, bir yemin ve adanmışlığının sessiz bir mührüydü.
TEHDİTLERE KARŞI YÜKSELEN SESSİZLİK
Takvimler 1980 yılının sıcak Ağustos ayına yaklaşırken, ülkenin üzerine çöken zorbalık ve ideolojik nefret dalgası, onun dükkanına kadar ulaştı. Şehadetinden sadece 15-20 gün önce, devrimci solcu-komünist militanlar, dükkana baskın yaptı. Onlar gelip geçici bir zorbalık beklerken, karşılarında çelikten bir irade buldular.
Tehditleri ağırdı, niyetleri netti: "O faşistin resmini kaldıracaksın!"
Bu talep, sadece bir resmin kaldırılması değil, Osman Çapa’nın duruşundan, inancından vazgeçmesi anlamına geliyordu. Baskının ve şiddetin gölgesine sığınanlara karşı, o yüksek sesle cevap vermedi; onun cevabı, resmin asılı kaldığı o duvardı. Osman Çapa, canı pahasına olsa da, inancını ticaretine değişmedi. O, tehdide aldırış etmeyerek, kahramanlığın en zor tanımını yaptı: Geri adım atmadan beklemek.
O KARARLI SABAH VE EBEDİ MÜHÜR
3 Ağustos 1980 sabahı, İstanbul henüz güne uyanmamışken, lokantanın kapısı usulca açıldı. Devrimci solcu-komünist militanlar, bu kez birer düşman gibi değil, sıradan birer müşteri gibi içeri girdiler. Bu, en alçakça saldırının, pusu kurmanın ve namertliğin göstergesiydi.
İmanının bedelini ödeme anı gelmişti.
Gelenler, masumiyet maskesini bir anda yırtıp attılar ve silahlarını çıkararak, davasının namusunu dükkanının duvarında taşıyan ülküdaşımıza ateş ettiler. Vurulsa da, ağır yaralansa da, Osman Çapa düşmana boyun eğmediği o toprak parçası üzerinde, yani işinin başında can verdi. O dükkan, o sabah, bir esnafın alın teriyle kazandığı rızkını, inancının mührüyle ebediyete taşıdığı bir şehadet mabedine dönüştü.
Osman Çapa, evlatlarına miras olarak sadece helal bir soyadı değil; inanç uğruna, bir an bile tereddüt etmeden ödenmiş en yüksek bedeli bıraktı. O gün İstanbul’da düşen bir yiğit, 43 yıl sonra bile kahramanlığın simgesi olarak yüreklerde yaşamaktadır.
"Bazı hayatlar sadece bir tarihte son bulur; ama bıraktıkları iz, bir milletin vicdanında sonsuza dek yanan bir meşale olur."