"Bazı hayatlar, karanlık bir çağın en parlak şahitliği olmak için doğar; adları bilinse de, hikayeleri sonsuzluğa yazılır."
KİMLİĞİ: ADANMIŞLIĞIN ÖZÜ
O, NİZATMETTİN ÖZCAN. Bu isim, sadece bir kayda değil, imanı uğruna verilmiş büyük bir yemine aitti. Bilgilerin kuru satırları arasında, doğduğu yer boş bırakılmıştı. Çünkü o, yalnızca bir şehrin değil, bütün bir vatanın evladıydı. Mesleği, unvanı veya dünyevi bir kâr peşinde koşuşuyla değil, sadece sarsılmaz bir ülküye olan adanmışlığı ile tanımlanırdı.
O, sıradan bir vatandaş değildi; o, kendisini bekleyen tehlikeleri bilerek çağın en zorlu mücadelesine gönüllü yazılmış bir neferdi.
AĞUSTOS '80: BİR YEMİNİN BEDELİ
Zaman, 02 AĞUSTOS 1980 tarihini gösteriyordu. Türkiye’nin üstünden kara bulutların geçtiği, puslu ve çetin bir dönemdi. Mekân, Karadeniz’in hırçınlığıyla beslenen, Anadolu’nun kilit şehirlerinden biri olan ORDU’ydu. Nizatmaddin Özcan, işte bu coğrafyada, bu çetin zamanda görevini icra ediyor, duruşunu sergiliyordu.
Her ne kadar takvimler o günü sıradan bir 24 saat dilimi olarak not etse de, bu tarih, bir kahramanın milletine karşı verdiği sözü, canıyla mühürlediği anın sonsuzluk kapısıydı.
SİSLER İÇİNDEKİ SON YÜRÜYÜŞ
OLAY GÜNÜ’ne dair kayıtlar, tıpkı doğum yeri gibi, eksikti ve belirsizlik perdesi arkasında gizliydi. Kimse o anları saniye saniye anlatamaz, o son mücadelenin detaylarını aktaramazdı.
Ancak bu bilinmezlik, onun cesaretini gölgelemez; aksine, fedakârlığının yüceliğini kanıtlardı. Nizatmaddin Özcan, ne ile karşılaşacağını bilerek o karanlık sokağa, o pusuya veya o zorlu çatışmaya doğru adım atmıştı. Onun için geriye dönüş yoktu. Bedenini, inancına siper etti. En büyük kahramanlık, hikâyesini bile anlatmaya fırsat bulamadan, sadece duruşuyla tarihin akışını değiştirmektir. Nizatmaddin Özcan, tam da bunu yaptı: Bilinmezliğin ortasında, adanmışlığın en yüksek bedelini ödedi.
ŞEHADET: KALAN EN BÜYÜK MİRAS
O gün, Ordu semaları, NİZATMETTİN ÖZCAN’ın son nefesine tanıklık etti. Vücudu yere düştüğünde, yalnızca bir fidan değil, bir ülkü ateşi sonsuzluğa yükseldi. Onun şehadeti, basit bir ölüm değil, 1980 yılının zorlu koşulları altında, milletinin istikbali için bilinçli olarak seçilmiş en onurlu sondur.
Kayıtlarda eksik kalan her bilgi, onun bireysel arzularından ne kadar arınıp, kendisini davasına adadığının en güçlü ispatıdır. O, tarihin yazmadığı ama kalplerin bildiği, ismiyle değil duruşuyla anılan bir destanın sahibidir.
"Tarih, sadece kayıtları tutar; ancak milletler, sadece feda edilen canların gölgesinde ve o bilinmeyen son anların yüceliğinde ayakta kalır."