"Bazı ruhlar, henüz çocuk yaşta olsa bile, çağrıldığı kutsal davaya sırt çeviremez. Ramazan’ın hikayesi, gençliğin imana dönüştüğü o kararlı duruşun destanıdır."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİN ÇAĞRISI
Tarihler 02 Ağustos 1977’yi gösterdiğinde, İstanbul gökleri henüz 17 yaşındaki bir fidanın kanıyla boyanacaktı. O, sadece bir isimdi: RAMAZAN ÜNAL KURT. Hayatının en saf, en coşkulu baharında, okulla ideali arasında mekik dokuyan bir delikanlıydı. İstanbul’un Gültepe semtinde ikamet ediyor, Ortaokul üçüncü sınıfta okuyordu. Bedenen çocukluktan yeni çıkmış olsa da, ruhu ve fikri, ait olduğu büyük davanın ağırlığını taşıyordu.
Ramazan, kuru bir siyasetin değil, kültür ve adanmışlığın parçasıydı. Ülkücü gençlik derneğinin Gültepe şubesinin kurmuş olduğu folklor ekibinde yer alıyordu. O, sadece bir öğrenci değil, inancının türkülerini ve geleneklerini yaşatan bir ruh taşıyıcısıydı. Henüz oyun oynayacak çağda olmasına rağmen, karanlık bir çağın gerektirdiği çetin duruşu sergilemek için hazırlanıyordu.
ADANMIŞLIĞIN YALNIZ YOLCULUĞU
O kara gün, Ramazan Ünal Kurt için sıradan bir adanmışlık mesaisinin sonuydu. Ortabayır’da bulunan MHP Gültepe Lokali’nden ayrılmıştı. Kutsal bildiği mekândan evine doğru, Gültepe’nin Sarıgöl Sokağı’nda tek başına yürüyordu. Yalnızdı. Zihninde taşıdığı fikirlerden ve yüreğindeki sarsılmaz inançtan başka hiçbir koruması yoktu. Bu yalnız yürüyüş, sadece evine değil, aynı zamanda tarihin en acımasız sınavına doğru atılmış son adımlarıydı.
O bilmeliydi ki, o yıllarda ideal sahibi bir ülkücü gencin yalnızlığı, pusuda bekleyen düşman için bir davetti. Henüz 17 yaşında, hayatının baharında olan bu delikanlının, vicdanen ve fikren ne kadar büyük olduğunu ne de olsa bilmiyorlardı.
BİR KAHRAMANIN YENİLMEZ DURUŞU
Sarıgöl Sokağı birden bire bir pusu yerine, bir ölüm çemberine dönüştü. Karşısında, nefretle bilenmiş bir kalabalık vardı. 25-30 kişiden oluşan devrimci solcu-komünist bir grup, bir fidanı kökünden sökmek üzere saldırıya geçti. Otuz kişi, silahsız ve yalnız bir gence karşı… Bu sayısal üstünlük, o kalabalığın vicdanındaki korkaklığın en büyük göstergesiydi.
Onlar, Ramazan’ın fikrini dövmek istediler. Önce bedenini darp ettiler, onu yere sermek için vahşice saldırdılar. Ancak Ramazan’ın ruhu, o çetin darbelere karşı bile eğilmedi. O, geri adım atmadı, korkmadı ve teslimiyeti reddetti. İşte bu, otuz kişinin dehşete kapılmasına yetmişti. Bir genci, bir fikri susturamayacaklarını anladıklarında, en alçakça silaha sarıldılar.
VAHŞETİN GÖLGESİ VE EBEDİYETE YÜKSELİŞ
Dövülmesine rağmen dimdik duran o genç bedene kurşun yağdırmaya başladılar. Düşman, Ramazan’ı susturmak için tam on dört kez tetiğe bastı. On dört kurşun, 17 yıllık bir ömrü ve büyük bir ideali hedef aldı. Bu, sadece bir cinayet değil, bir inanca ve geleceğe sıkılmış on dört ihanet kurşunuydu.
Ağır yaralı halde, kanlar içinde kalan o cesur yiğit, hızla Şişli Etfal Çocuk Hastanesi’ne kaldırıldı. İronikti; o, çocuk hastanesinde yatan bir kahramandı. Doktorların bütün müdahalelerine, bütün çabalarına rağmen, Ramazan’ın vücudu bu vahşeti taşıyamadı. 02 Ağustos 1977 tarihinde, Ramazan Ünal Kurt, inancının bedelini canıyla ödeyerek şahadet mertebesine erişti. O, 17 yaşında, gençliğini bayraklaştıran bir şehit olarak tarihe geçti.
"O, 17 yaşında, hayatının baharında, İstanbul sokaklarında yalnız kalsa bile davasından dönmemiştir. Ramazan Ünal Kurt, sadece bir şehit değil, vatan sevgisinin bedelini gençliğiyle ödeyen ebedi bir meşaledir."