"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; çelikten bir inancın, uğruna her şeyin feda edildiği bir sancağı olur."
KADERİN BAŞLANGICI VE SÜRMENE RUHU
Tarih 1918’i gösterdiğinde, Karadeniz’in hırçın ve vakur toprağı olan Trabzon’un Sürmene ilçesinde, kaderin büyük bir adanmışlığa hazırladığı bir ruh, Ömer Sunar, dünyaya gözlerini açtı. O, sıradan bir vatandaş olmaktan öte, hayatının her evresinde milletinin mukadderatını omuzlamaya talip bir Türk Milliyetçisi ve Ülkücü olarak anılacaktı. Bu toprakların çelik iradesi, onun hayat yolculuğunun temelini oluşturdu.
DEVLETİN KALESİNDEN İDEALİN SAVAŞÇILIĞINA
Ömer Sunar’ın hayatı, sadece inançla değil, hizmetle de örülmüştü. Bir süre Demokrat Parti saflarında milletvekilliği gibi yüce bir sorumluluğu taşıdıktan sonra, uzun yıllar boyunca Şekerbank Genel Müdürlüğü görevinde bulundu; devletin ekonomik omurgasında fedakârca çalıştı. Görevinden emekli olduğunda bile, hizmet aşkı onu bırakmadı. Ülkücü hareketin simge isimlerinden, bizzat Şehit Gün Sazak’ın sahibi olduğu Yüksel İnşaat Şirketi’nin yönetim kurulu üyeliğine seçilmesi, onun sadece bir iş adamı değil, aynı zamanda ülküdaşlarının yanında dimdik duran bir yol arkadaşı olduğunun en net kanıtıydı. O, evli ve çocuk sahibiydi; inancıyla beraber ailesinin sıcaklığını da kalbinde taşıyan, hayatın tüm cephelerinde varlığını gösteren bir kahramandı.
HEDEF TAHTASINDAKİ SON GÜN
1970’lerin kutuplaşmış ve kanlı Ankara’sında, Ömer Sunar'ın adı ve duruşu onu kaçınılmaz bir hedefe dönüştürdü. Faaliyetleri, tekelci burjuvazi ve kapitalizmin temsilcisi olduğu ileri sürülerek ağır bir karalama kampanyasının ortasına çekildi. Bu karanlık tablo, ne yazık ki en güçlü darbeyi 12 Nisan günü aldı. Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu’nun, aynı gün gazetesinin birinci sayfasının sütununda, Sunar ve Gün Sazak’ın ortaklığı üzerinden çeşitli istinatlarda bulunarak, onların ülkücü gençliğin savunduğu fikirlerle ters düştüklerini ileri sürmesi, vicdanlarda büyük bir yara açtı. Olayın hemen akabinde meydana gelmesi, bu yazının ‘alenen hedef gösterme’ olarak yorumlanmasına yol açtı. Ömer Sunar, daha kurşunlar bedenine değmeden, fikirleri ve şahsiyeti üzerinden siyasi bir linçin kurbanı edilmişti.
12 NİSAN 1979: ATEŞ ÇEMBERİ VE EBEDİYET
O karanlık günün akşamı, saatler 21.30’u gösterirken, Ankara’daki evi artık bir yuva değil, bir kuşatma alanıydı. İnancından taviz vermeyen bu çelik iradeli adama karşı, komünist militanlardan oluşan bir grup, en kutsal mekânına, evine baskın düzenledi. Baskın, sadece bir cinayet değil, bir ideolojik infazdı.
Ömer Sunar, bir halk düşmanı, faşizmin temsilcisi, tekelci burjuvazinin adamı olarak yaftalanmış, kurşun sesleri yankılanırken, bu yaftalamanın bedelini canıyla ödemişti. Olay yerinde bırakılan ve THKP-C militanlarına ait olduğu bildirilen notta, bu eylemin bir ‘fizik yapının ortadan kaldırılması’ kararı olduğu soğukça ilan ediliyordu: “Ya özgürlük-ya ölüm! İhtilal Yolu-Çayanların Yolu”.
Ömer Sunar, hayatını adadığı ülkü uğruna, evinin eşiğinde, hain bir kurşun yağmuru altında düştü. O, bir şehit olarak, adanmışlığın en yüksek bedelini ödedi. Cenazesi, Ankara’nın Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağın altına teslim edilirken, adı da Türk Milliyetçiliği tarihinin en yüce destanlarından birine yazılmış oldu.
"Ömer Sunar, hayatını, inanç ve cesaretle dokunmuş bir kalkan gibi taşıdı. Onun şehadeti, faşizme karşı mücadele kararlılığının değil; bir milletin var olma savaşındaki sarsılmaz duruşunun ebedi mühürüdür."