"Bazı yiğitler, hayatı bir mola anında yakalanacak kadar sade yaşar; ancak ölümü, nesiller boyu anlatılacak bir meydan okumayla karşılar."
KÖKLER VE DURUŞ: ERZİNCAN'DAN YÜKSELEN SES
Kahramanımızın adı Ekrem Yılmaz’dı. O, 30 yıllık kısacık ömrüne, memleket sevdası denen koca bir destanı sığdırmıştı. Doğduğu topraklar, davanın ve direncin simgesi olan Erzincan’ın Kemaliye coğrafyasıydı. Anadolu’nun dürüst ve çalışkan ruhunu taşıyarak, rızk peşinde koşarken davasının da sancağını elinde tutmak üzere İstanbul’un zorlu sokaklarına göç etmişti.
İstanbul'un gürültüsünde bir esnaf olarak, Zeytinburnu’nun Şabanağa mahallesinde kasaplık yaparak geçimini sağlıyordu. Elindeki bıçağın keskinliği kadar, yüreğindeki adalet inancı da netti. O sadece bir esnaf değildi; MHP Zeytinburnu İlçe teşkilatının muhasip görevini üstlenmiş, yani mücadelenin mali omurgasını omuzlamış, davasına adanmış bir neferdi.
SON AKŞAM YEMEĞİ VE SİLAHLI GÖLGE
Tarih, 01 Ağustos 1977’yi gösteriyordu. O günün karanlık gölgesi, Ekrem Yılmaz’ın üzerine ansızın çökecekti. Zeytinburnu’nda, günlük koşuşturmacadan kısa bir nefes almak için bir lokantada akşam yemeğini yiyordu. O anlar, masumiyetin tehlikede olduğu, basit bir yemeğin dahi bir pusuya dönüşebileceği yıllardı.
Aynı mekân, sadece yemek yiyen masumlara değil, devrimci solcu-komünist militanların kalleşçe planlarına da sahne oluyordu. Gözleri dönmüş katiller, Ekrem Yılmaz’ı hedef alarak lokantanın huzurunu kana bulayan silahlı saldırılarını başlattılar.
VURULAN DİRENİŞ VE İHANETİN GÖLGESİ
Ekrem Yılmaz, kalleşliğin karşısında boyun eğmedi. O an, bir esnaf değil, cephede bir komutan gibi davrandı. Belindeki ruhsatlı silahına sarılarak, sayısı belirsiz düşmana karşı tek başına bir direniş destanı yazmaya kalkıştı. Geri adım atmak yerine, adanmışlığın gereği olarak canını ortaya koydu.
İşte tam bu kahramanlık anında, kaderin ve ihanetin en acı yüzü ortaya çıktı. Lokantada bulunan ve güvenlik sağlaması beklenen üç polis, saldırganları engellemek yerine, canını savunan Ekrem Yılmaz’a müdahale etti. Onlar, saldırıyı durdurmak yerine, kahramanımızın müdafaa hakkını elinden almak, silahını zorla alıkoymak için Ekrem Yılmaz’a yöneldiler.
Bu trajik engelleme, katillere aradıkları fırsatı altın tepside sundu. Eli kelepçelenmek üzereyken, direnci kırılmaya çalışılırken, hain saldırganlar iyice yaklaştılar. Ekrem Yılmaz, kendi devletinin güvencesi olması gerekenler tarafından durdurulmuş bir haldeyken, yakından ateşlenen kurşunlarla şehit edildi.
ŞEHADETİN BEDELİ
Saldırıyı durdurmayıp, kahramanın direncini kıran o polislerin sonradan POL-DER (Polis Derneği) üyesi oldukları ortaya çıktı. Bu durum, Ekrem Yılmaz’ın sadece düşman kurşunlarıyla değil, aynı zamanda ideolojik körlüğün ve içeriden gelen müdahalenin acımasız gölgesinde şehit düştüğünü ortaya koydu.
Ekrem Yılmaz, 01 Ağustos 1977 günü İstanbul’da, 30 yaşında bir esnaf, bir muhasip, bir dava adamı olarak, inandığı değerler uğruna son nefesini verdi. O, sıradan bir yemek anında, bir fedainin duruşunu sergiledi. Onun son anı, bir teslimiyet değil, iki ateş arasında kalan, onurla verdiği son mücadeleydi.
"Bazı yiğitler düşmana karşı değil, ihanetin gölgesinde yere düşer. Ekrem Yılmaz'ın kanı, cesaretin bedelini ve davanın asla silinmeyecek izini İstanbul sokaklarına yazmıştır."