"Bazı genç ömürler, bir milletin namusu uğruna bir bayrak gibi göğün en yüksek yerine dikilir. Mehmet Aluş’un vedası da o destanın mührüdür."
BİR ADANMIŞLIK YEMİNİ VE GENÇLİK ATEŞİ
Takvimler 1959’u gösterdiğinde, bu topraklara bir yiğit doğdu. Bize, doğum yerinin hangi kutlu köşe olduğunu söylemediler; çünkü o, davası uğruna her yeri vatan bilmişti. Henüz yirmilik delikanlılık çağında, lise sıralarında oturması gereken dönemdeydi. Fakat Mehmet Aluş, sadece bir öğrenci değildi; o, İstanbul’un kalbinde, Eyüp Pazarcık mahallesinde, ideallerinin ateşini taşıyan, dimdik duran bir sancağın bekçisiydi.
Mücadelesi onu erken olgunlaştırdı. Henüz genç yaşına rağmen, inandığı değerler uğruna bedel ödemekten çekinmedi; hürriyetin ve davanın ateşiyle yoğrularak zindanın karanlık dehlizlerine girip çıkmıştı. O, cihadın çilesini tatmış, davasının lekesizliğini kanıtlamış bir ruh idi.
İMANDAN YOĞRULAN SON GECESİ
Zaman Ramazan ayının mübarek huzuruna erdiği bir geceydi. O gece, sadece bir oruç ayı değil, aynı zamanda Mehmet’in sonsuzluğa yürüyeceği yolun başlangıcıydı. İftarını yaptıktan sonra, ruhunu arındırmak ve manevi bağını güçlendirmek için en kutsal görevi yerine getirdi.
Yanında, yüreğini ısıtan en kıymetlileri vardı: Canı anası ve kız kardeşi. Üçü birlikte, teravih namazı için caminin huzurlu atmosferine yürüdüler. Secdeye vardılar, dualar ettiler. Bu, hayatının son huzur ve sükûnet anı, annesi ve kız kardeşiyle paylaştığı son kutlu yolculuktu.
KARANLIĞIN ÜZERİNE YÜRÜYÜŞ
Namaz bitmiş, evin yolu tutulmuştu. O, ailesinin önünde, mahallesinin sessizliğinde bir kalkan gibi yürüyordu. Fakat namertlik ve pusu, huzurun gölgeleri arasına saklanmıştı.
Birdenbire, üç siluet belirdi; ellerinde ölümün soğukluğu, kalplerinde kin vardı. Üç devrimci solcu-komünist militan, imandan dönen üç cani, Mehmet Aluş’u hedef aldı. Sayıları fazlaydı, silahları hazırdı, ancak Mehmet’in duruşu onlardan daha ağırdı. O, annesinin ve kız kardeşinin can güvenliği uğruna, o anda kendisini bir hedefe dönüştürdü.
Saldırı vahşi ve aniydi. Mehmet, hain bir pusuyla bıçaklandı, yere yığılmadan önce dahi ailesini koruma güdüsünü kaybetmedi. Aldığı darbeler ağırdı. O an, bir gencecik ömür, şahadet mertebesine adanıyordu.
01 AĞUSTOS 1979: ŞEHADET
Yaralıydı, kan kaybediyordu, ancak ruhu yenilmezdi. Onu can havliyle hastaneye ulaştırmaya çalıştılar. İstanbul sokakları, bu genç kahramanın verdiği son nefese şahitlik etti. Hastaneye giden o kısacık yol, Mehmet Aluş için sonsuzluğa giden bir şeref yolu oldu.
01 Ağustos 1979 Çarşamba günü, Ramazan’ın bereketiyle yıkanmış o kutlu gecenin sabahına varmadan, yirmi yaşının baharında, vatanın birliği ve ideallerinin namusu uğruna kanının son damlasını akıttı. Bir lise öğrencisi, bir ülkücü nefer, İstanbul’da yolda şehit düştü. O, karanlık çağın üzerine alnının akıyla, duruşuyla ve fedakârlığıyla Mehmet Aluş imzasını attı.
"O, sadece bir bıçak darbesiyle düşmedi; düştüğü yerde bir milletin vicdanını ayağa kaldırdı. Adı unutulmayacak, çünkü onun gençliği bu davanın temel taşı oldu."