"Bazı davalar, henüz filizlenmemiş yüreklerin kanıyla mühürlenir. O gün, Fatsa’nın karanlık gökyüzü, bir çocuğun sessiz fedakârlığına şahit oldu."
I. YÜREĞİNDEN VURULAN TOPRAK: FATSA
1980 yılının o kasvetli günleriydi. Ordu’nun Fatsa ilçesi, sadece bir coğrafya parçası değil, ideallerin ölümüne çarpıştığı bir cephe haline gelmişti. Fikri Sönmez’in gölgesinde, karanlık militanların 'kurtarılmış bölge' ilan ettiği bu topraklarda, inanca ve ülküye sahip olmanın bedeli en ağır şekilde ödeniyordu. Bu zorlu mücadelenin tam ortasında, Şerefiye mahallesinde, bir terzi ve bir ülkü devi vardı: Muzaffer Kuzu.
II. MUZAFFER KUZU VE MÜCADELE ATEŞİ
Muzaffer Kuzu, elleriyle kumaşı işlerken dahi davasını kalbinde taşıyan, alın teriyle evine ekmek götüren bir vatan sevdalısıydı. O, sadece bir baba değil, aynı zamanda MHP Fatsa İlçe teşkilatının yönetiminde görevli bir inanmış neferdi. İşinde gücünde, yavrularına ve yuvasına kol kanat germişti. Bilinirdi ki, O’nun evi, adaletin ve milli duruşun son kalesiydi. Bu sarsılmaz duruş, karanlığın gözlerini kör etmişti. Zulüm, mücadele eden babayı deviremeyeceğini anlayınca, en masum olanı hedef alacaktı.
III. 13 YAŞINDAKİ SİPER: BEYHAN KUZU
Fatsa’nın kendi evladıydı Beyhan Kuzu. Doğumu da, ne yazık ki şehadeti de bu çileli topraklarda gerçekleşmişti. Takvimler 1967’yi gösterdiğinde dünyaya gelen bu filiz, henüz 13 yaşındaydı. O, siyasetten ve hesaplaşmalardan uzakta olması gereken bir çocuktu. Bir Ülkücünün oğlu olmak, 13 yaşındaki omuzlarına dayanılmaz bir yük, alnına ise silinmez bir hedef çizgisi çizmişti. Beyhan, hayatının baharında, babasının inancının bedelini ödemeye zorlanan masum bir kurban değil, adanmışlığın en küçük, en saf kalkanıydı.
IV. ZULMÜN VURDUĞU O KARANLIK AN
01 Ağustos 1980 sabahı, saat 7:30 sularında, bir ailenin huzuru buz gibi bir namlu sesiyle parçalandı. Kapı çalındı. Ülküdaşımız Muzaffer Kuzu, davasının gerektirdiği cesaretle kapıyı açtı. Açılan kapı, aslında Fikri Sönmez’in emriyle infaza gelen devrimci solcu-komünist militanlara açılmıştı. Gözü dönmüş caniler, bir direniş beklemiyorlardı; onlar, en ağır cezayı vermek için gelmişlerdi.
Silahlar çekildi. Hedef, Muzaffer Kuzu’nun kalbi değil, ailesinin kalbiydi. Karanlık, ilk önce Beyhan’ın üzerine yürüdü. 13 yaşındaki masum yavru, anne ve babasının çaresiz gözleri önünde, namluların soğuk nefesini hissetti. Tetiğe basıldı. Masum yavrunun gözlerine ve ağzına kurşunlar boşaltıldı. Bu, sadece bir cinayet değil; insana verilebilecek en büyük acı ve cezayı, zalimliğin zirvesini temsil eden bir infazdı.
Ancak alçaklık, seviye tanımıyordu. İki evlatlı terzi Muzaffer Kuzu ve eşi, tarifsiz bir cehennemi yaşarken, namlular bu kez 12 yaşındaki Reyhan’a çevrildi. Acımasızlık tekrar tetiğe bastı. İki masum yavru, anne ve babasının sarsılmaz duruşunun bedelini, hayatlarıyla ödeyerek katlediliyordu.
V. EMANET
Beyhan Kuzu, 13 yaşında şehadet şerbetini içerek, ailesinin ve davasının onurunu kanıyla yazdı. O ve kardeşi Reyhan, sadece iki çocuk değildi; onlar, 1980 yılının karanlık günlerinde, bir ideal uğruna ödenebilecek en yüksek bedelin, saflığın ve fedakârlığın adları oldular. Onların son nefesleri, Fatsa’nın kurtarılmış bölge hayallerini yıkan, tarihe kazınmış destansı bir acının sembolüdür.
"Onlar sadece iki can değildi; onlar, vatana adanmışlığın, bir babanın direnişinin ve 13 yaşındaki bir kahramanın sessizliğe bürünen son sözüydü."