"Bazı ruhlar, ömrünce yaşamadığı onuru, on iki yıllık kısa bir nefeste taşır."
I. YÜREĞİNDE YÜKSELEN İSMİ: REYHAN KUZU
REYHAN KUZU. Bu isim, Ordu’nun Fasa ilçesinde, 01 Ağustos 1980 tarihinin karanlığına mühürlenmiş on iki yıllık bir nefesin simgesidir. Daha hayatının baharında, 1968 yılında Fatsa topraklarında gözlerini açtı. Biyografisi, meslek hanesi boş bırakılmış bir kahramanlık destanından ibarettir; çünkü onun mesleği sadece çocuk olmaktı. O, daha yirmi yaşına bile varmadan, inancının bedelini canıyla ödemiş, adını Ülkücü Şehitler kervanına yazdırmıştır.
II. BİR AİLENİN KARARGAHI VE ADANMIŞLIĞIN GÖLGESİ
Reyhan, Terzi Muzaffer Kuzu’nun iki çocuğundan biriydi. Babası, sadece bir esnaf değildi; o, Şerefiye mahallesinde MHP Fatsa İlçe teşkilatının yönetiminde görevli, davasına adanmış bir ülkü eriydi. Muzaffer Kuzu, işinde gücünde çalışıyor, yavrularına ve evine kol kanat geriyordu. Ancak 1980 yılının o kasvetli günlerinde, Fatsa, siyasi hıncın ve intikamın bir ateş çemberine dönmüştü. Muzaffer Kuzu’nun ocağı, karanlık güçlerin gözünde bir hedef tahtasıydı.
III. KURTARILMIŞ BÖLGENİN ZULÜM KARARI
Fatsa, o dönemde adeta bir "kurtarılmış bölge" ilan edilmişti. Yönetim, vicdanın değil, ideolojik hıncın esiri olmuştu. Gözü dönmüş, devrimci solcu-komünist militanlar, Fatsa’nın belediye başkanı Fikri Sönmez’in kesin infaz emriyle hareket ediyordu. Hedef, Muzaffer Kuzu’nun ailesini, onun inanç ve duruşu yüzünden yeryüzünden silmekti. Tarih, bu kararın, en masum olanların kanıyla yazılacağını acı bir şekilde gösterecekti.
IV. 01 AĞUSTOS 1980: KAPI ÇALININCA ZAMAN DURDU
Güneşin henüz tam yükselmediği o uğursuz sabah, saatler 07:30’u gösterirken, bir ülküdaşımızın kapısı çalındı. O kapı açıldığı an, bir evin sıcaklığı değil, cehennemin soğukluğu içeri doldu. Ellerinde silahlarla gelen caniler, yuvanın kutsallığını çiğnediler. Muzaffer Kuzu ve eşi, gözlerinin önünde dehşetin adım adım yükselişini izlemek zorunda kaldı. Gözleri dönmüş vahşiler, namlularını önce 13 yaşındaki Beyhan’a çevirdiler.
V. İKİ MASUM RUHUN SON NEFESİ VE ŞEHADET
Anne ve baba çaresizlik girdabındayken, Beyhan’a yöneltilen mermiler o masum yavrunun gözlerine ve ağzına boşaltıldı. Bu, bir insana verilebilecek en büyük acı ve en ağır cezaydı. Ancak alçaklık, bu ilk cinayetle tatmin olmadı; vahşetin zirvesini temsil eden aşağılık mahluklar, bu sefer namlularını 12 yaşındaki REYHAN’a çevirdiler.
Reyhan Kuzu, ağabeyinin (veya ablasının) kanının yerde aktığı o anda, korkuyla değil, babasının davasının getirdiği kaçınılmaz kaderle yüzleşti. Bir çocuk, anne ve babasının gözleri önünde, yalnızca inançları yüzünden bir kurşun yağmuruna tutuluyordu. Acımasızlık tekrar tetiğe bastı. İki masum yavru, bir siyasi nefretin kurbanı olarak katledildi. Muzaffer Kuzu ve eşi, o an dünyanın en ağır cezasına çarptırılmıştı: Kendi kanlarından olanların, kendi evlerinde, bir destanın başlangıcı olan o trajik şehadetiydi bu. Reyhan Kuzu, henüz on iki yaşında, davası uğruna göğe yükselen bir yıldız oldu.
"On iki yıllık ömrüyle, bir milletin vicdanına adalet, bir davanın temeline ise ebedi ve sarsılmaz bir ruh yazmıştır."