"Bazı yürekler, karanlığa bir meşale yakmak için değil, o meşaleyi bizzat tutuşturacak odun olmak için yaratılır."
BİR DESTANIN TARİHİ KİMLİĞİ
31 Temmuz 1980. Takvimler, bir milletin vicdanına ağır bir yükün konulduğu o kara yılı gösterirken, İstanbul şehri bir yiğidine daha veda ediyordu. Tarihin acı kaydına Ülkücü Şehit olarak işlenen bu ismin yankısı, fedakârlığın en sade timsaliydi: MUSTAFA EROĞLU.
Ne doğduğu yerin detayı ne de şanı, onun kahramanlığını gölgelemedi. Bilinen tek gerçek, varlığının vatan davasına adanmış olduğuydu. O, sadece bir isimdi; lakin o isim, davası uğruna alın terini ve kanını feda etmekten çekinmeyen milyonların sessiz çığlığıydı.
ALIN TERİ VE ADANMIŞ BİR ÖMRÜN SADELİĞİ
Mustafa Eroğlu, sıradanlığın arkasındaki büyük duruşun sahibiydi. Ne bir lider ne de bir komutandı; o, bu milletin temel taşı, alın teriyle geçinen bir İŞÇİ'ydi.
Kağıthane, onun mütevazı ikametgâhıydı; özel bir kuruluş ise ekmeğini kazandığı cephe. Gündüzleri emeğiyle helal kazancın peşinde koşan bu erdemli adam, akşamları ise davasının sadakatini taşıyan bir ülkücüydü. Hayatı, ağır sanayi makineleri gibi disiplinli ve dürüst bir düzen üzerine kuruluydu. O, büyük laflar etmeyen, ancak gerektiğinde canını siper edecek kadar cesur, hakikatin neferiydi.
İFTAR VAKTİNDEKİ KUTSAL KARAR
O gün, Ramazan ayının manevi huzuru İstanbul semalarında dolaşırken, Mustafa Eroğlu mesaisini bitirmişti. Gönlünde iftarın bereketi, elinde evine götürdüğü azık vardı. İşten çıktı, evine yakın bir bakkalın kapısına yürüdü. Alışverişini tamamlamış, huzurlu yuvasına son adımı atmak üzereydi.
Hayatın en sıradan anı, en büyük imtihanın başlangıcı oldu.
Tam kapıdan çıkacakken, o karanlık yüzleri gördü. Gözleri, pusu kurmuş, inançsızlığın zehrini taşıyan devrimci solcu katilleri seçti. Geri çekilmedi. O kutsal an, orucunu açmaya dakikalar kala, ona kahramanlığın kapısını açtı. Gözlerinde ne korku ne de tereddüt vardı; sadece, temsil ettiği değerlerin teslim olmayış kararlılığı parladı.
SON BAKIŞ VE ŞEHADET ANITI
Mustafa Eroğlu, teslim olmayı reddeden o son anlık duruşunda, karanlığın üzerine kararlılıkla yürüdü. O, dükkanın eşiğinde sadece bir işçi değil, bir milletin namusunu koruyan tek kişilik bir kale gibi duruyordu.
Ve ardından o hain sesler yükseldi. Mübarek iftar vaktinin sessizliği, kahpe kurşunların sesiyle yırtıldı. Kızıl itler, ne evine dönebilen ne de orucunu açabilen bir yiğidi daha canından koparıyorlardı. O kurşunlar sadece bir bedene isabet etmedi; o kurşunlar, hakikat uğruna mücadele eden bir neferin davasına atıldı.
31 Temmuz 1980'de, İstanbul'un Kağıthane semtinde, bir işçi, mübarek Ramazan ayında şehadet şerbetini içerek, adını tarihin en şerefli sayfalarına kanıyla yazdırdı. Onun hayatı, sade bir işçinin davasına olan sonsuz adanmışlığının bir anıtı oldu.
"O, neferdi; davasına sadakati, son nefesini verdiği o bakkalın eşiğinde mühürledi. Mustafa Eroğlu, artık sadece bir isim değil, imanın ve cesaretin iftar vaktine düşmüş bir gölgesidir."