"Bazı ruhlar, fırtınanın en şiddetli anında dahi, sadece hakikatin rüzgarına karşı yürümeyi seçer. Onların hayatı bir meslekten ibaret değil, adanmış bir yemindir."
YÜREĞİNİN KALESİ: CAN ARI
Bu destan, orduların değil, alın teriyle yoğrulmuş bir zanaatkarın, sarsılmaz bir imanın ve 1980 yılının karanlık gölgesinde parlayan bir kahramanlığın hikayesidir. O, tarihin sadece büyük meydanlarda değil, aynı zamanda mütevazı bir dükkanın tezgahı başında da yazıldığını kanıtlayan Ülkücü Şehit Can Arı’dır.
ZANAAT VE İMAN (KİMLİĞİ VE DURUŞU)
O, İzmir’in bağrında, Kahramanlar semtinde hayatını kurmuştu. Hayatını kazandığı meslek, televizyon tamirciliğiydi; elleri emekle, gözleri dürüstlükle doluydu. Can Arı, zanaatkarın kutsallığına inanarak, yalnızca "alın terinin peşinde" koşan bir adamdı. Onun dükkanı, sadece bozuk ekranların tamir edildiği bir yer değil, aynı zamanda, milletine adanmış bir duruşun sessizce sergilendiği bir karargâhtı. Doğduğu yerin coğrafi sınırları kayıtlarda kalsa da, o, duruşuyla İzmir toprağına kök salmış, ülkücü bir imanla yükselmişti.
TEHDİTLERİN ORTASINDAKİ DİRENİŞ
Ancak 1980’in kanlı yıllarında, dürüstçe çalışmak ve doğru bildiği yolda yürümek, ağır bir bedel talep ediyordu. Can Arı, bu bedeli ödemeye hazır bir yüreğe sahipti. İşgal edilmiş bir şehirde, defalarca gelen tehditler, şiddet ve saldırılarla sınandı. O, korkunun pençesine düşmektense, çelik gibi bir iradeyle dükkanının kapısını her sabah açmaya devam etti. O, biliyordu ki kaçmak, ihanetti; kalmak ise bir direniş yemini. Saldırıya uğramasına rağmen, mesleğinin ve davasının başından ayrılmayarak, korkuya meydan okuyan bir kahramanlık sergiledi.
ADANMIŞLIĞIN SON NÖBETİ
Takvimler 30 Temmuz 1980’i gösterdiğinde, kader, Can Arı için nihai randevuyu belirledi. O gün de, her günkü gibi, alın terinin kutsallığına sığınarak dükkanında çalışıyordu. Silahlı baskın, sinsice planlanmış bir pusu olarak gerçekleşti. Devrimci solcu-komünist militanlar, eli silah tutmayan, sadece ekmeğinin peşinde koşan bir zanaatkarın üzerine yürüdüler.
O anlar, bir çatışma değil, inanca sıkılmış bir kurşun misali tarihe geçti. Katillerin namlularından çıkan mermiler, o mübarek insanın göğsünü hedef aldı. Can Arı, dükkanının tezgahı başında, hakikati savunmanın en ağır bedelini ödedi. O, sadece yaralanmadı; o, ülküdaşları için bir meşale, vatan için bir feda anıtı olarak şehitlik mertebesine yükseldi.
EBEDİ VEDA
30 Temmuz 1980, İzmir toprağına, bir davasının son nefesine kadar sadık kalan bir kahramanın mührünü vurdu. Can Arı’nın adı, basit bir isim değil, fedakarlığın ve onurun unutulmaz bir sembolü oldu.
"Unutulmuş bir zanaatkarın son nefesi, bir milletin vicdanında yankılanan en gürültülü çığlıktır; o, ölmeyi seçerek, davasını ebedileştirmiştir."