"Kısa bir ömürdü, ama uğruna yürüdüğü yol, çelikten bir imandı. O, 26 yıllık baharını, bir milletin geleceği için feda etti."
KİMLİĞİ VE ANADOLU’NUN ATEŞTEN YEMİNİ
Tarih 1980’li yılların soğuk, puslu Ankara’sını gösterirken, Anadolu’nun kalbinden, Yozgat topraklarından çıkıp gelen bir yiğit vardı: Hüseyin Akbulut. Henüz 26 yaşındaydı. Hayatın en taze, en üretken döneminde, sırtında taşınması en zor olan yükü taşıyordu: Türk Milliyetçisi Ülkücü olma onurunu ve sorumluluğunu. O, sadece bir birey değil, içinde yaşadığı dönemin tüm ideolojik fırtınalarına karşı dimdik duran sarsılmaz bir ruhun simgesiydi.
EMEĞİN SAVAŞÇISI VE İDEALİN ATÖLYESİ
Hüseyin Akbulut’un hayatı, emeğin ve alın terinin kutsallığı üzerine kuruluydu. Ankara’nın Hüseyingazi Mahallesi’ndeki bir mobilya imalat atölyesinde işçi olarak çalışıyordu. Gündüzleri elleriyle mobilyaları şekillendirirken, ruhunda büyük bir milletin geleceğini ve davasını inşa ediyordu. O atölye, onun için sadece ekmek teknesi değil, aynı zamanda milleti bölmeye çalışan komünist tehdide karşı sessizce direndiği bir kale, adanmışlığının bir neferi olduğu yerdi.
12 NİSAN 1980: KAHPE PUSU VE SİLAH SESLERİ
12 Nisan 1980 günü, o atölyenin dumanı ve talaşı arasında, tarihin en karanlık sayfalarından biri yazıldı. Barışın ve emeğin olduğu bir alanda, kin ve nefret kol geziyordu. 4 Devrimci solcu-komünist militan, ülküdaşımızın çalıştığı bu mütevazı iş yerine alçakça ve silahlı bir baskın düzenledi. Bu bir çatışma değil, bir infaz girişimiydi.
Gözleri dönmüş düşmanlar, yaratıcılığın ve üretimin olduğu o mekanı kana bulayarak taradılar. Hüseyin Akbulut’un hangi kahramanlık duruşunu sergilediği, o an hangi çelik iradeyle karşı koyduğu, o karanlık anın perdesi ardında gizli kalsa da; bu saldırının hedefinin, onun taşıdığı şanlı ideal olduğu kesindi.
SON NEFES VE YÜKSELEN ŞEHADET
Komünist mermilerin hedefi olan Hüseyin Akbulut, ağır yaralı olarak yere düştü. Omuzladığı davanın ağırlığına rağmen, bilinci son ana kadar ülküye bağlı kaldı. Hemen Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırıldı, ancak bedenine saplanan kurşunların açtığı yara çok derindi.
Ankara’nın hastane koridorlarında, 26 yıllık kısa ama destansı bir hayat son nefesini verdi. Hüseyin Akbulut, kurtarılamayarak şehit oldu. O gün, sadece bir işçi hayattan koparılmadı; 12 Nisan 1980 tarihi, vatanın birliği ve davanın kutsallığı uğruna canını feda eden isimsiz bir kahramanın, şehadet mührüyle taçlandığı gün olarak kayıtlara geçti. Düşmanın ateşi, onun bedenini söndürse de, adını ve adanmışlığını sonsuzluğa taşıdı.
"O, sadece yirmi altı yaşında bir işçi değildi; o, isimsiz kahramanların tarih yazdığı o destansı günlerin, kanıyla mühürlenmiş en kutsal yeminidir."