“Genç bir fidandı o; kök salmak yerine, toprağa tohum oldu.”
İZMİR’DEN İSTANBUL’A UZANAN MİRAS
İzmir’in bereketli toprağında filizlenen ve henüz hayatının baharında olan bir yiğitti o: Nazım Arpacı. Takvimler 1977 yılını gösterdiğinde, Nazım henüz 17 yaşındaydı. Gencecik omuzlarında, yaşından büyük bir sorumluluk ve adanmışlık taşıyordu. Ailesiyle birlikte İstanbul’un Arnavut Kuruçeşme semtinde ikamet eden bu genç kahraman, davasının ateşini o ocakta harlıyordu. Onun kimliği, sadece Behçet Kemal Çağlar Lisesi’nin bir öğrencisi olmakla sınırlı değildi; o, milleti için geleceğe yürüyen ülkücü bir neferdi.
ADANMIŞLIĞIN VE YEMİNİN KISA ÖMRÜ
Nazım Arpacı’nın kısa yaşamı, inancın ve kararlılığın bir destanıydı. Ailesinden aldığı ülkücü duruş, onun hayat felsefesi olmuştu. Gençliğin heyecanını ve idealizmini taşıyan Nazım, ülküdaşlarıyla omuz omuza, zorlu bir dönemin baskısına göğüs geriyordu. O yıllarda basit bir sohbet, bir araya geliş, hatta bir yürüyüş bile ağır bedeller ödemeyi gerektiriyordu. Nazım’ın her adımı, millete verdiği bir söz, geleceğe dair kurduğu bir düşmanlara karşı ilan edilmiş bir cesaret manifestosuydu.
29 TEMMUZ 1977: KARARAN VAKİT
O karanlık Cuma günü, 29 Temmuz 1977, Nazım için sıradan bir buluşmayla başladı. Ülküdaşı, sırdaşı Şener Bayrakçı ile bir araya geldi. Bir çay bahçesinde oturdular, sohbet ettiler, geleceğe dair inançlarını ve umutlarını fısıldadılar birbirlerine. Vakit ilerlemiş, gece çökmeye başlamış, artık evlerine dönme zamanları gelmişti. İki genç ülküdaş, vedalaşma niyetiyle ayağa kalktılar ve yola koyuldular.
Bilmiyorlardı ki, bu yürüyüş, onların son yolculuğu olacaktı.
ATEŞ ÇEMBERİNE YÜRÜYÜŞ VE SON NEFES
İki yiğit, inançlarının huzuruyla adımlarını atarken, karanlık ve kalleş bir gölge, hızla yanlarından geçti. Duraksayan bir araçtan açılan hain ateş, Nazım ve Şener’i hedef aldı. Genç bedenler, aldıkları yaralarla sarsıldı ve inançlarının mührünü kanlarıyla toprağa kazıyarak yere düştüler.
Şener, kendi acısını unuttu. Son bir gayretle, kanlar içindeki dava arkadaşını yerden kaldırmaya yeltendi, onu o ateş çemberinden çekip çıkarmak istedi. Ancak Nazım’ın yarası, yoldaşının gücünü aşacak kadar derindi. Şener de, çaresizlikten ve yorgunluktan dizleri çözülerek Nazım’ın yanına yığıldı.
Çevreden gelen vicdanlı ellerin yardımıyla, iki genç yiğit hastaneye yetiştirilmek üzere yola çıkarıldı. Ne var ki, Nazım Arpacı, İstanbul’un soğuk asfaltlarında, inandığı davanın sarsılmaz neferi olarak, hastaneye ulaşamadan, henüz 17 yaşındayken ruhunu teslim etti. Şener Bayrakçı, o karanlık günü atlatıp hayatta kalmayı başarsa da, Nazım, geride 17 yıllık kısa ama destansı ömrüyle, 29 Temmuz 1977 gecesine ölümsüz bir mühür vurdu.
ŞEHADETİN ONURU
Nazım Arpacı, bir öğrenci olarak başladığı hayatını, davasının uğruna bir kahraman olarak tamamladı. O, kuru bir biyografi değil, gençliğini vatanına adamış, şehadetiyle ülkücü hareketin yolunu aydınlatmış sönmez bir meşaleydi.
“17 yıllık ömrünü, bir milletin vicdanına mühürleyenler, asla şehit olmaz; onlar sadece ölümsüzlüğe terfi eder.”