"Bazı hayatlar kısa sürer, ama ardında bıraktığı iz, koca bir millete onur olur."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİNİN YÜKÜ
1963 yılının soğuk kaderinde, Kayseri’nin Süleymanlı Köyü’nde bir yiğit doğdu: Mehmet Korkmaz. Henüz çocuk sayılacak yaşta omuzlarına, kendi ağırlığından katbekat fazla bir yük bindi. Babası aralarından ayrılmış, anne yüreği dokuz evlatla (Süleyman, Ali, Mustafa, Murat, Fatma, Meliha, Yeter, Döndü) tek başına kalmıştı. Mali durumlarının zayıflığı, henüz 17 yaşındaki Mehmet’i bir çocuktan ziyade bir evin direği olmaya mecbur etti. Geçim derdiyle boğuşurken dahi, tahsil aşkından vazgeçmedi. Bir ışık arayan genç adam, Kayseri’deki durumu iyi olan dedesinin yanına çağrıldı. Dedesi, onu memlekete hayırlı bir evlat olarak yetiştirme hayali kuruyordu.
DAVANIN DOĞUŞU VE İLK SÜRGÜNLER
Kayseri’de başladığı ortaokul hayatı, Mehmet’in sadece zihnini değil, ruhunu da dönüştürdü. Okul koridorlarında, kalbine yakın bulduğu ülkücü gençlerle tanıştı. Bu tanışma, kısa sürede bir arkadaşlıktan öte, bir davanın çelikten zincirine bağlanmasına vesile oldu. Mehmet, doğuştan gelen gözüpek ve kararlı duruşuyla, çevresinde kısa sürede bir sembol haline geldi.
Ancak bu onurlu duruşun ağır bir bedeli vardı. Devrimci solcu-komünist cephe, bu 17 yaşındaki Türk Milliyetçisinin yükselişinden rahatsız oldu. Tehditler ve baskılar katlandı. Mehmet, inancından zerre kadar taviz vermediği için cezalandırıldı. Kayseri’de okuldan okula sürgün edildi; yetmedi, yüzlerce kilometre uzaktaki Elazığ’a gönderildi. Fakat sürgün ateşi, onun davasına olan bağlılığını söndürmedi. Defalarca geri döndü, her dönüşü, kararlılığının bir ispatıydı.
YENİLMEZ RUH VE SADIK GÖLGE
Garipçorak Mahallesi’ndeki müstakil evinde, tehlikelerle dolu bu hayata bir nebze olsun nefes veren bir dostu vardı: Kendi parasıyla aldığı kurt köpeği. O sadık gölgeyle gezintiye çıkar, dinlenir ve yeniden mücadele için güç toplardı. Mehmet Korkmaz artık sadece bir öğrenci değil, Yenimahalle Ülkücü Gençlik Derneği’nin en gözde isimlerinden ve yönetim kurulu üyesiydi. Sürgünlere ve baskıya rağmen, gençlik hareketinin kalbinde yer alıyordu.
12 NİSAN 1980: VEDA VE TUZAK
O karanlık gün, 12 Nisan 1980’de, anne ve oğul evdeydi. Kapı çalındı. Pencereden bakan anne, kapıda duranın 10-11 yaşlarında masum bir çocuk olduğunu söyledi. Mehmet tereddüt etmeden kapıyı açtı. O çocuk, masumiyet maskesi altında, ölümcül bir yalanı fısıldıyordu: “Abi dernekten seni çağırıyorlar, derneğe bomba atılmış.”
Bu, bir davanın adamını tuzağa çekmek için hazırlanmış alçakça bir hileydi. Mehmet, derneğine yapılan saldırı haberini duyunca bir an bile duraksamadı. Anasının endişelerini ve son tembihlerini dinledi, o ananın fedakâr ellerinden son kez öptü ve yemeğini dahi yemeden dışarı fırladı.
Bahçede bağlı duran kurt köpeği, yaklaşan felaketi hissetmiş gibi acı acı uluyordu. Mehmet, sadık dostunun başını okşadı ve adımlarını derneğe doğru hızlandırdı.
KAHRAMANLIK YÜRÜYÜŞÜ VE SON NEFES
17 yaşındaki o yiğit, evinden sadece 150 metre uzaklaşmıştı ki, kurulan pusuyla yüzleşti. Planlı bir şekilde bekleyen, sayıları 40-50’yi bulan devrimci solcu-komünist güruh, tek başına olan bu gence saldırdı. Sayısız namlu, Türk milliyetçiliğinin bu gözüpek evladının üzerine ateş kustu. Mehmet Korkmaz’ın yiğit gövdesine tam 19 kurşun isabet etti.
Korkusuz adımlarını atan genç, yürüdüğü yolda yere düştü. O, bir öğrenci olarak başladığı hayatı, 17 yaşında bir şehit olarak noktalıyordu.
SADAKATİN YASI VE EBEDİ NİŞANE
Mehmet’in düştüğü anda, bir sadakat destanı daha yazılıyordu. Nasıl olduysa zincirini koparan kurt köpeği, koşarak Mehmet’in cansız bedeninin yanına ulaştı. Kimseyi yanına yaklaştırmıyor, sahibini korumaya çalışıyor, yüzünü gözünü yalıyordu. Vefalı dost, can yoldaşının şehadetine dayanamadı. Mehmet’ten sonra günlerce yemeden içmeden kesildi ve 40-50 gün sonra kederinden ölerek, can verdiği davanın sessiz şahidi oldu.
Aradan aylar geçtiğinde, Mehmet’in mezarı otopsi işlemi için açıldı. Orada, görenleri hayrete düşüren, kahramanlığının ebedi bir nişanesi saklıydı: Kefen çürümüş, toprağa karışmıştı; ancak 19 kurşun darbesi almış olmasına rağmen, yiğit Mehmet’in vücudunda en küçük bir bozulma, bir çürüme olmamıştı. O, bedenini davasına adamış, ruhu gibi bedeni de temiz kalmış bir şehitti.
"On yedi yıllık ömrüne sığdırdığı destan, çürümemiş bir beden ve sadık bir dostun yasıyla mühürlenmiştir."